Ülkemizde öncelikle madencilik sektörünün kendisini önemsemesi gerekmektedir. Madencimizin hala yaptığı işin önemini anlamadığı bir ortamda başkalarının da anlamamış olmalarını yadırgamamak gerekir. Sektöre öncülük ettiğini düşünenler bu gerçekten yola çıkarak sorunlar çözülünceye kadar Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önüne yatağını yorganını atmalı, boş laflarla değil, uygulama ve eylemlerle sektöre sahip çıkmalıdır.
“Gayri Safi Milli Gelir içindeki madenciliğin payı düşük görülmesine karşın, gerçekte bu değer daha yüksek” olduğu hikayesini ben de çok anlatmıştım. Yetkililer bu değerlerin AB ülkelerinde olduğu gibi hesaplandığını ifade etmektedirler. Artık kimse somut rakamlar olmadan bu ve benzeri hikayelere inanmamaktadır. Her ne kadar gelip geçmiş bakanlar da kullanmış olsalar dahi maden ruhsat sayısı ile ihaleye çıkarılan ruhsat sayısı hiçbir zaman madenciliğin büyüklüğünü ifade eden kavramlar değildir.
Ülkemizde madenciliğin ekonomi içindeki gerçek büyüklüğü nasıl ölçülmelidir? Maden ihracat değerleri hangi kavramın göstergesidir? Maden ihracat değeri madenciliğimizin büyüdüğünün bir göstergesi midir? Yoksa ….?
Öncelikle ülkemizin maden ithalat değerlerine bir göz atalım. Devlet Planlama teşkilatı verilerine göre 2007 yılında kömür ithalatı için ödenen 2.6 milyar dolar 2008 yılında 3.3 milyar dolara yükselmiştir. Bir taraftan da yetkililer 8.4 milyar ton olan kömür rezervinin üzerine 3.5 milyar daha rezerv ilave edildiğini ifade etmektedirler.
Metal cevheri ithalatı için 2005 yılında ödenen 387 milyon dolar 2008 yılında 812 milyon dolara yükselmiştir. Bu değer içinde demir cevheri ithalat payının en az 500 milyon dolar civarında olduğunu tahmin ediyorum. TÜİK istatistiklerine bakarsanız “demir ve demir konsantreleri” karşısında hiçbir değer göremezsiniz. Eğer madenci değilseniz ülkemizin demir cevheri gereksiniminin yerli kaynaklardan karşılandığını düşünürsünüz. Ancak TÜİK listesinin sonuna bir not düşülmüştür;
“Boş alanlardaki değreler 5429 sayılı Türkiye İstatistik Kanunu ve 20.Haziran.2006 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Resmi İstatistiklerde Veri Gizliliği ve Gizli Veri Güvenliğine İlişkin Usul ve Esaslar Yönetmeliğinde yer alan bireysel veri ve bireysel verinin gizliliği hükümleri kapsamına girdiğinden verilmemiştir.” Yani her şeyin şeffaf olduğu iddia edilen bir ülkede bazı ithalat rakamlarına ülkemiz insanlarının “kanun”la ulaşması engellenmiştir.
Önemli bir ithalat kalemi de fosfat kayasıdır. Ancak onun da karşısında bir değer bulamazsınız. Kişisel tahminime göre 2008 yılında 25 milyon dolar civarında fosfat kayası ithal edilmiştir. 1989’lu yıllarda Eti Maden Mazıdağı Fosfat Konsantre Tesisleri devreye alınmış, 2-3 yıl sonra tesis durdurulmuştu. 15 yıldan daha uzun bir süreden beri bu tesisler atıl beklerken ülkemiz gerekli gübre hammaddesini ithalat yolu ile karşılamış, karşılanmaya devam edilmektedir. Daha önce birkaç yerde yazmıştım, bize fosfat kayası ihraç eden ülkeler uyanmaktadır. Belirli bir süre sonra bize fosfat kayası yerine gübre satmayı teklif edecekler, fosfat kayası satmayacaklardır. Kükürt, arduvaz, amyant, bakır, kurşun, molibden konsantreleri karşısında da rakam göremezsiniz. Sonuç olarak madencilikle ilgili ithalat rakamlarını alt alta toplandığında, kömür dahil 4.5 milyar dolar gibi bir maden ithalat rakamına ulaşılmaktadır.
Madencilikle ilgili ulusal bir politikanın oluşmadığı bir ülkede ithalat rakamlarının üzerinde fazla durulmaması gerekir diye düşünüyorum. Sonuç olarak ülkenizin hammaddesi yok paranız varsa, sizde olamayanı olan ülkeden parayı verir alırsınız. Maden ihracat değerleri ithalat değerleri gibi değildir. “Elin ülkesi” sizden hammaddeyi alır, işler, işlenmiş ürünü hammadde almak için ödediğinin birkaç misline size geri satar.
İhracat değerleri ile ilgili olarak öncelikle mermer sektörüne göz atmakta yarar vardır. 1985 yılı sonrası ham blok ihracatına fon getirilmiş, daha sonra kaldırılmıştır. Neden bu gün hala mermeri blok olarak ihraç ediyoruz? İGEME kayıtlarına göre 2008 yılı toplam 4.9 milyon ton mermer ve granit ihracatından 1.4 milyar dolar gelir sağlanmıştır. Aynı yıl blok mermer ihracatı 3 milyon ton, değeri 440 bin dolar, işlenmiş mermer 1.5 milyon ton değeri 887 bin dolar olarak gerçekleşmiştir. İşlenmiş mermer ihracatı ton olarak az olmasın kaşın parasal değeri blok mermere göre yaklaşık 2 kat daha yüksektir. Ancak olayın bu hesaplama kadar basit olmadığını da ifade etmekte yarar görmekteyim. Sektörün pazarlama konusunda kendi arasında gereksiz bir rekabet içinde olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Her şeye rağmen ülkemiz madenciliğinde mermer madenciliği yaptığı ve yapacağının bilincinde öncü, örnek konumundadır. Diğer taraftan da sektördeki mermer makineleri üreticilerini de geldikleri yer itibarı ile kutlamak gerekir.
2008 yılında 138 milyon dolarlık feldispat ihraç edilmiştir. Yıllardan bu yana feldispat nerdeyse maliyetine ihraç edilmektedir. 1995’li yıllarda feldispat üreticileri ihracat için Labranda adı altında örgütlenmiş olmalarına karşın düşündükleri amaca ulaşamamışlardır. Bildiğim kadarı ile de hâlâ maliyetine tüvenan feldispat ihracatı devam etmektedir. Birkaç büyük firma kurdukları tesisler ile diğer feldispat ihracatçılarından biraz daha farklı konumdadır.
İhracat ile ilgili en çarpıcı örnek krom cevheridir. Krom madenciliğinde yanlış olan herkesin krom üretip satması değil “devletin olmayan ulusal madencilik politikasıdır”. Ülkemizde krom rezervleri yaklaşık 20 milyon ton olup, bu rezerv yıllardan bu yana hiç azalmadığı gibi artmamaktadır. Krom cevheri ihracatı 2008 yılında da 484 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Aynı yıl 58 milyon dolar tutarında ferro-krom ihracatı yapılmıştır.
Sanayileşmede paslanmaz çelik ve ferro-kromun önemini herhalde açıklamamız gerekmez. Antalya Ferro-krom 10x103 ton/yıl düşük karbonlu ferro-krom, Elazığ Ferro-krom 150x103 ton/yıl yüksek karbonlu ferro-krom, Mersin Krom Bileşikleri 27.5x103 ton/yıl sodyum bikromat, 22.5x103 ton bazik krom sülfat, Elazığ Bikromat Tesisleri 16.5x103 ton/yıl sodyum bikromat kapasiteli tesisler yakın geçmişte özelleştirilmiştir.
Tenörüne göre yaklaşık 2.5- 2.8 ton krom cevherinden 1 ton civarında ferro-krom üretilmektedir. Dünyanın ferro-krom üretiminde kullanılan enerjinin kilowatt saati 2 cent civarında iken, bu değer Ülkemizde 5 centin üzerindedir. 1 ton yüksek karbonlu ferro-krom üretmek için yaklaşık 4300 kwh enerji kullanılmaktadır. Bu da, mevcut elektrik ücretleri ile ülkemizde üretilecek ferro-kromun 1 ton fiyatının maliyetinin dünyadaki diğer ülkelere göre en az 125 $ daha fazla olacağı anlamına gelmektedir. Yıllardan bu yana devlet elektrik ark ocaklarında çelik üretimini özel elektrik tarifesi ile desteklerken krom üreticilerine benzer enerji desteği ile ilgili ufak bir ışık bile göstermemiştir. Bu nedenle ülkemizde ferrokrom üretimi için hiçbir yatırım yapılmamış, krom cevherin önemli bir kısmı üretildiği gibi ihraç edilmiştir. Esasen ferro-krom üretimi kaliteli çelik üretiminin ilk halkasıdır. Bizim sattığımız tüvenan krom ile ferro-krom’dan “elin ülkesi” paslanmaz çelik ve mamul ürünler üretip bize geri satmaktadır.
Bor madenimize de bir göz atalım. 1960’lı yıllardan bu yana bor ile ilgili aynı lafların etrafında dönülüp durulmaktadır. Bordan ülkemizin kazandığı ancak 500 milyon dolardır. Bunun yanı sıra ihraç ettiğimiz ülkeler bordan ne kadar kazanmaktadır? Ülkemizde bor ürününü kullanan yerli sanayicimiz, zengin bor rezervlerimize karşın, uluslar arası pazarlarda rekabet edebilmek için bu avantajımızdan yararlandırılmamış, Devlet borları yerli yatırımcıdan kıskanırken dış piyasaya iç piyasadan daha ucuza vermiştir.
Altın madenciliği de gelişmeler farklı değildir. Birileri tarafından ülkemizde altın madenciliği ile ilgili politika; altın üretiminin yerli, yabancı ya da devlet tarafından yapılıp yapılmamasından öte “altının ülkemizde ürettirilmemesi” üzerine kurulmuştur. Yaklaşık 1994 yılından beri altın madenciliği ile ilgili konuların içinde olmama karşın hiçbir sempozyumda altının ekonomisi ile ilgili detaylı bilgiler konu edilmemiştir. Altınla ilgili politika; toplumun en duyarlı olduğu sözde “çevre-siyanür” ilişkisi üzerine kurulmuş, “yabancı sermaye karşıtlığı” ile de bu yaklaşım desteklenmiştir. Altın üretiminin ülkemiz gündemine geldiğinden bu yana “ekonomi içindeki yeri”ni kimse ciddi olarak gündeme getirmemiş,“altın üretiminin ekonomik boyutu değil, çevre boyutu hep ön plana çıkartılmıştır.
Yapılacak Altın Madenciliği Sempozyumunda olmayan “madencilik politikamız”, “altın madenciliğinin ülke ekonomisine katkısı”, “Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu”, “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu”, “Yabancı sermaye ile ilgili diğer mevzuat”, “yabancı sermenin getirdikleri-götürdükleri”, “altın dış ticareti”, “altın rafinasyonu”, “kuyumculuk”, “altın madenciliğinde vergiler; gelir vergisi, kurumlar vergisi, ÖTV, KDV”, “çevre”, “altın madenciliğinde ayak oyunları” ve tartışılması gerekli diğer konuların başlığı altında sloganlarla değil gerçek rakam ve mühendislik verileri ile tartışmak gerekmektedir. Ancak böyle bir bilgilendirme sonucu altın madenciliği ile ilgili olarak insanlarda doğru görüşler oluşacaktır. Temennim birilerinin çıkıp da gerçeklerin ortaya konulduğu bir Sempozyum düzenlemesidir.
Maden ihracat değerlerine bakarak madenciliğimizin büyüdüğünden bahsedilmemelidir. Bazı madenler dışında maden ihracat değerinin her yıl artması, her yıl biraz daha fazla sömürüldüğümüz anlamına gelmez mi? Madencilik denildiğinde belirli çevrelerce toplum “çevre” konusuna yönlendirilmekte, asıl sorun olan ülke kaynaklarımızın tüvenan olarak üretildiği gibi elimizden kayıp gitmesi gerçeği saklanmaya çalışılmaktadır. Bu çevreler de oldukça başarılı olumuşlardır.
Ülkemizi hammadde üretip satan bir ülke konumundan ürettiğini kendi sanayisinde hammadde olarak kullanan, sanayi üretimini satan bir ülke konumuna gelmesi gerekmektedir. Bu ifadeyi gelip geçmiş Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanları, madencilikle ilgili Genel Müdürler, dernek yöneticileri, Odamız ve ben de dahil meslektaşlarımız her zaman kullanmış ve kullanmaktadır. Ancak havada kalmış bu sözlerin altını doldurmak için bir şeyler yapmamakta, somut öneriler ile kamuoyunun karşısına çıkmamaktadır. Toplumdaki “tuzu kuru insanlar” aş iş arayan insanlarımız dururken hala siyanürle altın aramayı tartışmakta, “Yaban Hayatı Koruma ve Yaban Hayatı Geliştirme Sahaları” adı altına madencilik yaptırılmayan alanlarda zevk için hayvan avlanmasına göz yummakta, ÇED kapsamında olmayan börtü böceklerle uğraşmaktadır.
2003 yılında “Zeytin ve Madencilik” başlığı altında ve Maden Mühendisleri Odası Bülteninde de yayımlanan yazımın son paragrafı: “Madenler üretilmeli, sanayi ile entegrasyonu sağlanmalı, ülke ekonomisine kazandırılmalıdır. Kalkınmanın temeli sanayileşme, sanayileşmenin olmaz ise olmazı da madenciliktir. Kendi madenini üreterek sanayisini kurmayan bir ülke dışa bağımlılıktan kurtulamaz.” şeklindeydi. Benzeri sözler 40 yıl önce de söylenmiştir. Sonuçta gelinilen nokta koca bir hiçdir. Şu unutulmamalıdır ki bu konunun çözümü Maden Kanunu değildir. Maden Kanunu çözümün ilk adımıdır ve öncelikle madenlerimizin “her şeye rağmen” işletilmesi gerekmektedir. Ancak üretildikten sonraki teknik ve ekonomik sürecin ciddi boyutta oturulup tartışılması gerekmektedir.
“Her Şeye Rağmen Madencilik“ diyerek madenciliğin önemini, madenciliğe çevrecilerin yaklaşımını eleştirerek vurgulamaya çalışmıştım. Ancak bu yazı ile anlatmak istediklerim yerine “mum ışında oturmak”, “tezek yakmak” gibi önerilerim ciddiye alınarak eleştirilmiştir. Ülkemizde madenciliğe toplumun bakış açısı değişmediği sürekli kan kaybeden yerli madencilerimiz yakın gelecekte yok olacak, büyük sermeyeli şirketler ayakta kalacaktır. Herhalde belirli çevreler ve çevreciler de bunu arzulamaktadırlar. Biz ancak “maden ihracatımız her geçen yıl azalıyor, buna karşılık imalat sektöründeki ihracatımız miktar ve parasal değer olarak katlanarak artıyor” diyebildiğimiz gün madenciliğimizle gurur duymayı hak edeceğiz. Ne diyeyim; “İyi Olur İnşallah”