Gönderen Konu: Biyolojik Çeşitlilik-Doğa Koruma ve Sürdürülebilir Kalkınma  (Okunma sayısı 1104 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ozguryolcu

  • FM Yönetici
  • *
  • İleti: 7472
  • Liked: 83
  • İtibar: +16831/-1
  • Cinsiyet: Bay
    • MADENCİLİK FORUM SİTESİ
BÖLÜM I. GİRİŞ

Bu raporda hazırlanmasında, Johannesburg Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi için hazırlanan,
Biyolojik Çeşitlilik ve Sürdürülebilir Kalkınma raporu (TÜDAV, 2002) editörü ve
koordinatörü1 tarafından, hükümet ile sivil toplum kuruluşları (STK) ve akademisyenlerin
geniş katılımı sonucu elde edilen güncel çıktılardan faydalanılmıştır. Söz konusu çıktıların

VİZYON 2023 projesine, tüm tarafların günceldeki görüş ve önerilerini aktarmak açısından
önemli bir katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Bu rapordaki Değerlendirme Bölümleri raporun yazarına aittir. Değerlendirmeler, prensip
olarak, sürdürülebilir kalkınma ve biyolojik çeşitliliğin korunması alanlarına odaklanarak;
ulusal ve uluslararası mevzuat, politika ve programları dikkate alarak, biyolojik çeşitliliksürdürülebilir
kalkınma etkileşimi kapsamında Türkiye’de kamu, sivil toplum kuruluşları ve
özel sektörce gerçekleştirilen/sürmekte olan çalışmalar ışığında; varolan politikalar ve ulusal
stratejiler arasındaki ilişkileri inceleyerek yapılmış ve sürdürülebilir kalkınma bağlamında
biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlayacak uluslararası ölçekte kabul gören politika
yaklaşımlarına değinilmiştir.

1.1. Sürdürülebilir Kalkınma ve Biyolojik Çeşitlilik Arasındaki İlişki

Sürdürülebilir kalkınma, insanoğlunun parçası olduğu ve varlığını sürdürebilmesi için temel
desteği sağlayan ekosistemlerle uyumlu ve denge içinde, yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve
geliştirilmesi olarak tanımlanabilir. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin 2.maddesi biyolojik
çeşitliliğin sürdürülebilir kullanımını, “biyolojik çeşitlilik unsurlarının, uzun dönemde
biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açmayacak şekilde ve oranda kullanımı ve böylece
biyolojik çeşitliliğin bugünkü ve gelecekteki nesillerin ihtiyaçlarını ve özlemlerini karşılama
potansiyelini muhafaza etmesi anlamındadır”ifadesiyle tanımlamaktadır. Bu bağlamda ele
alındığında, biyolojik çeşitliğin sürdürülebilir kullanımı, bir yandan bugünkü kuşakların
gereksinimlerini karşılarken bölgeler arasındaki eşitliğin gözetilmesi, diğer yandan da gelecek
kuşakların haklarının güvence altına alınmış olmasını içermektedir. Sürdürülebilir
kalkınmanın temel bileşenleri; ekonomik olarak uygulanabilirlik, sosyal eşitlik ve çevresel
sürdürülebilirliktir.
Biyolojik çeşitlilik, ekosistemlerin insanlığın gönenci için elzem olan yaşam destek sürecini
sürdürebilme yeteneğinin ve sağlıklı çevrenin bir göstergesidir.
Biyolojik çeşitlilik üç önemli parçadan oluşur ki yapılmakta olan çalışma kapsamında bu
parametrelerin tarım, balıkçılık, ormancılık ve koruma alanları gibi ‘’doğa koruma’’ olarak
belirlenen alanda ele alınması elzemdir.
Genetik Çeşitlilik: kalıtsal olarak geçen ve varoluşun fiziki ve biyokimyasal karakteristiklerini
belirleyen biyokimyasal paketler olarak tanımlanabilir. Genetik çeşitlilik belli bir tür,
populasyon, varyete, alt-tür ya da ırk içindeki gen farklılığıyla ölçülür. Bu tür farklılıklar,
örneğin, evcil hayvanlar ve tarımsal ürünlerin üretilmesini ve yaban hayatında değişen
koşullara uyum sağlamasını sağlar.
Tür Çeşitliliği: Bir grup organizma genetik olarak benzerlikler gösterir ki karşılıklı ürer
(interbreed) ve türler olarak adlandırılan üretken (fertile) canlıları yaratır. Tür çeşitliliği,
genellikle belli coğrafi sınırlar içindeki türlerin toplam sayısı kapsamında ölçülür.
Ekosistem Çeşitliliği:Bir ekosistem bitkiler ve hayvanlar ile toprak, su, hava, mineraller gibi
cansız varlıklardan oluşur. Topluluklar ve çevreleri ile olan ilişkileri arasında ve içindeki
fonksiyonel ilişkiler karmaşıktır ancak, bunlar su sirkülasyonu, toprak oluşumu, enerji akışı
gibi ana ekolojik süreçlerin de mekanizmasını oluşturur. Bu süreçler canlı toplulukları için
gerekli olan gıda’yı sağlar ve böylece kritik bir karşılıklı bağımlılık oluşur (WWF, 1991). Bir
anlamda bu bağımlılığın sürdürülebilir kalkınma yaklaşımının en temelinde yatan olgu
olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
20. yüzyıl, biyolojik çeşitliliğin ve doğal kaynakların, sürdürülebilir olmayan gelişme
sonucu2, insanlık tarihinde hiç görülmemiş bir oranda tahrip edilmiştir. Biyolojik çeşitlilik
üzerinde yaratılan tahribat, sadece arazi kullanımını düzenleyerek ve bazı koruma alanları
belirleyerek telafi edilemez boyuttadır. İklim değişikliliği, her türlü çevresel kirlenme ve
doğal kaynakların sürdürülebilir olmayan kullanımı biyolojik çeşitlilikle beraber insanoğlunun
refahı ve/veya minimum yaşamsal gereksinimlerini karşılamasını imkansız hale
getirmektedir. Bu bağlamda, sürdürülebilir kalkınmayı ülkelerin politikası haline getirmek
üzere somut adımlar atılması zorunludur. Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilir kullanımı bir
politik uygulama aracı olarak gerekli olup, sektörel politikaların tümünün biyolojik çeşitliliğin
korunması amacını gözetecek şekilde özgün politikalarla bütünleştirilebilmesi için yapısal
değişikliklerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

1.2. Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği

Türkiye Avrupa ve Orta Doğunun en zengin biyolojik çeşitliliğe sahip ülkesi olup, Avrupa
kıtasında biyolojik çeşitlilik açısından dokuzuncu sıradadır. Ülkenin 7 coğrafi bölgesinin her
biri ayrı iklim, flora ve fauna özellikleri gösterir ve dünyanın en önemli üç ekolojik bölgesine
sahiptir (Yaşlı kolşik ormanlarıyla Kuzey-doğu Anadolu kolşik florası/ormanlar; Orta
Anadolu’nun step tipi otlakları; ve dünyanın varolan en geniş yayılımlı Selvi (Cupressus
sempervirens) ve Sedir (Cedrus libani) ormanlarını ile maki vejetasyonu, önemli kıyı
habitatlarıyla Akdeniz bölgesi).Türkiye 120 memeli, 400’ü aşkın kuş türü, 130 kadar
sürüngen, 400’e varan balık türü ile biyolojik çeşitlilikte tür çeşitliliği açısından çok zengindir
Türkiye’nin coğrafi yapısının farklılığı yüksek endemizm ve genetik çeşitliliği sağlar.
Türkiye, iki önemli Vavilovyan gen merkezinin kesiştiği noktada yer almaktadır: Akdeniz ve
Yakın Doğu. Bu iki bölge tahılların ve bahçe bitkilerinin ortaya çıkışında çok önemli bir role
sahiptirler. Türkiye’de beş ayrı “mikro-gen merkezi” bulunmaktadır. Son otuz yıl içinde yerel
ve ithal soyların kullanımıyla geliştirilen ve kaydedilmiş olan tahıl çeşidi 256 olup; bunun
95’i buğday, 91’i mısır, 22’si arpa, 19’u pirinç, 16’sı süpürge darısı, 11’i yulaf ve 2’si de
çavdar çeşididir (Çevre Bakanlığı, 2001).

Türkiye florası, kültürü yapılmış önemli tarımsal bitki türlerinin yabani akrabalarını ve bu
türlerle ilgili genetik çeşitliliği kapsar (örneğin buğday, nohut, mercimek, elma, armut, kayısı,
kestane ve antep fıstığını bu türler arasında sayabiliriz). Bahçe bitkileri ise; üretilmekte olan
yaklaşık 50 cinsi ve yetiştirilip dağıtımı yapılmakta olan 100 kadar türle beraber yerli
varyeteler ve diğer kaynaklardan gelenlerle beraber 200’ü bulduğu düşünülmektedir Bu
çeşitlilik meyve türlerinde de belirgin olup 138 civarında olduğu tahmin edilen meyve
türlerinin 80’i Türkiye’de yetiştirilmekte, tropikal ve sup-tropikal meyvelerin girmesiyle bu
sayı artmaktadır. Tarım türlerinde yabani asma türünü (Vitis silvestris) de barındıran Anadolu,
üzüm asmasının (Vitis vinifera ) gen merkezidir (Çevre Bakanlığı, 2001).
Yerli çiftlik hayvanı türleri açısındansa; yedi sığır, 18 koyun, dört keçi, yedi at ve sekiz
kümes hayvanı ve Ankara tavşanını içermektedir. Kuzey geçiş kuşağında yaşayan ‘Karakul’
ile Kars yöresinde yaşayan ‘Tuj’ gibi bazı koyun varyetelerinin soyları tükenme tehlikesi
altındadır. Tehdit altındaki diğer bir yerli hayvan ırkı da, tamamen yok olmasının önlenmesi
için koruma altına alınan Ankara keçisidir (Çevre Bakanlığı, 2001).
Türkiye, Avrupa kıtasında bulunan bitki türlerinin %75’ini barındırmakta olup, bunun üçte
birini endemik bitkiler oluşturur. Anadolu faunası 80.000'in üzerindeki tür zenginliğiyle de
dikkati çekmektedir. Alageyik ve sülünün anavatanı Anadolu olup, bozayı, yaban domuzu,
kurt, vaşak başta olmak üzere memelileri barındıran Anadolu’da yok olduğu düşünülen
Anadolu leoparının izlerine rastlanıldığı bilinmektedir.
Kuş göç yolları üzerinde bulunması sebebiyle, Türkiye pek çok kuş türü için anahtar ülke
konumundadır. Ülkemizde yaklaşık 454 kuş türü olduğu bilinmektedir. Bunlardan bir kısmı
global olarak tehdit altında olan türlerdir.
Akdeniz ve Ege kıyıları kıyıları nesli tehlike altındaki, Caretta caretta ve Chelonia mydas
türü denizkaplumbağaları ile Akdeniz Foku (Monachus monachus)’nun yaşam alanıdır.
Akdeniz Fokunun Ege, Akdeniz ve Karadeniz’deki populasyonu sabit olmayıp bu tür
Karardeniz ve Marmara’da yok olmak üzeredir. Türkiye denizlerinde, 1970lerde 150 ila 300
arasında Akdeniz Foku bireyi tahmin edilirken, bugün 100’den az birey kalmıştır. Türkiye
denizleri deniz memelileri (Cetaceans) açısından da zengindir. (Dr. Bayram Öztürk, Bilgi
Notu, 2002). Ancak tüm bu deniz canlıları; bilinçsizlik nedeniyle kasti öldürmeler, turizm ve
aşırı kentleşme nedeniyle kıyıların tahrip edilmesi ve aşırı balıkçılık nedeniyle balık
stoklarının azalması gibi nedenlerle tehdit altındadır.
Türkiye’deki bitki türlerinin %33’ü endemiktir. Yaklaşık 3.000 endemik toplam 9.000’den
fazla bitki türü içeren zengin florasında 500’den fazla soğanlı bitki; kardelen, karçiçeği,
siklamen, lale, çiğdem türleri ile uluslararası çiçek soğanı ticaretinde çok tanınır (Atay, 1996).
Yüksek endemizme sahip Türkiye florası, tıbbi ve aromatik bitkiler açısından da oldukça
zengindir. Bu yüksek endemizm düzeyi, Türkiye’ye bu türlerin, özellikle de dünyanın büyük
bölümünün bağımlı olduğu tahılların türetildiği yabani türlerin yeterince korunması, tehlike
altına girmemesi veya yok olmaması konusunda daha da büyük bir sorumluluk yüklemektedir.
19. ve 20. yüzyılda Türkiye’deki sekiz endemik bitki türünün soyunun tükendiği kesinlik
kazanmıştır. Bunlardan ikisi Keban Barajı su toplama havzasının doldurulması sırasında sular
altında kalarak, diğerleri ise aşırı otlatma ve yerleşimin yol açtığı tahribat sonucunda yok
olmuştur (Çevre Bakanlığı, 2001).

Alıntı
Filiz Demirayak* tarafından TÜBITAK VIZYON 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir
Kalkınma Paneli için hazırlanmıştır.
Aralık 2002

Çevrimdışı ozguryolcu

  • FM Yönetici
  • *
  • İleti: 7472
  • Liked: 83
  • İtibar: +16831/-1
  • Cinsiyet: Bay
    • MADENCİLİK FORUM SİTESİ
Türkiye’deki soyu tükenmiş fauna türleri hakkındaki bilgi çok sınırlı olup, bazı omurgalı
türlerinin tükendiği bilgileri vardır. Kunduz’un (Castor fiber) geçtiğimiz yüzyılın başlarında
Türkiye'de nesli tükenmiştir. Amik Gölü'nün tarım amacıyla kurutulması sonucu Türkiye için
endemik bir tür olan yılanboyun'un (Anhinga melanogaster rufa) soyu tükenmiştir.
Türkiye’deki balık türü sayısı 472’dir ve bunların 50’si tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bugüne kadar yapılan çalışmalar sonucunda, tatlısu balıklarından 26 familyaya bağlı 192 tür
belirlenmiştir.

1.3. Tarımsal Biyolojik Çeşitlilik ve Ekolojik Tarım3


1.3.1.Tarımsal Biyolojik Çeşitlilik

Tarımsal biyolojik çeşitlilik gıda ve tarımla ilgili biyolojik çeşitliliğin tüm bileşenlerini
içermektedir. Ekin türleri, çiftlik hayvanları, balık türleri genetik kaynakları ve tarla, orman,
otlak ve su ekosistemleri dahilinde evcilleştirilmemiş tüm kaynaklar tarımsal biyolojik
çeşitliliğin kapsamına girmektedir. Biyolojik çeşitliliğin, besin döngüsü, zararlılarla mücadele,
yerel yaban hayatın korunması, su havzalarının korunması, erozyon kontrolü, iklimin
düzenlemesi gibi ekolojik hizmetleri sağlayıcı özellikleri de dikkate alındığında tarım
bağlamındaki önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Tüm gıda türlerinin tarımsal biyoçeşitliliği, genel biyoçeşitliliğin vazgeçilmez bir parçası
olup, gıda zincirinin, dünyanın her yanındaki çiftçiler, hayvan yetiştiricileri ve balıkçılar
tarafından geliştirilen ve korunan ilk halkasıdır. Günümüzde tarımsal biyoçeşitliliğin gıda
piyasalarının küreselleşmesi, fikri mülkiyet sistemleri ve sürdürülemez endüstriyel gıda
üretimi uygulamalarından kaynaklanan bir çok tehlikeyle karşı karşıya olduğu bilinmektedir.
Agrobiyoçeşitlilik veya gıda ve tarım için genetik kaynaklar olarak da bilinen tarımsal
biyoçeşitlilik, tarımsal ekosistemin temel işlevlerini, yapısını ve gıda üretimi ve gıda
güvenliğini destekleyen süreçlerini muhafaza etmek için gerekli olan hayvan, bitki ve
mikroorganizma çeşitliliğini ve değişkenliğini kapsamaktadır. Tarımsal ekosistemler, genetik
kaynaklar, fiziksel çevre ve insanların yönetim faaliyetleri olmak üzere üç etmen grubu
tarafından belirlenmekte olduğundan, dünya üzerinde, insan etkisinden kaçabilmek anlamında
"doğal" olan hiçbir ekosistem mevcut değildir. Birçok ekosistem, gıda üretimi, kazanç elde
etme ve geçim güvencesi için insanlar tarafından belli bir dereceye kadar modifiye edilmiş
veya ekilmiştir. Tarımsal ekosistemler polikültür, monokültür ile tarımsal ormancılık, su
ürünleri, tarlalar, meralar ve nadaslanmış alanlar dahil karışık sistemlerden meydana
gelmektedir.
Dengeli, verimli ve sürdürülebilir tarımsal ekosistemlerin korunabilmesi için ulusal düzeyde
bütünleştirilmiş tarım ve çevre politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması gerekmektedir.
Bu politikaların; toprak verimliliğinin korunması, kirlilik yaratıcı tüm etmen ve maddelerin
yok edilmesi, verimli bitki, hayvan ve balık popülasyonlarının korunması ve zararlı türlerin
istilasının engellenmesi, toprak ve su kaynakları ile habitatların korunması gibi önlemleri,
arazi kullanım politikalarıyla bütünleşik bir şekilde içermesi gerekmektedir. Bu açıdan
bakıldığında, Türkiye’de tarımsal biyolojik çeşitliliğin korunmasına ilişkin bütünleşik
politikaların varlığından söz etmek mümkün değildir. 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlıkları
çerçevesinde oluşturulmuş bulunan Tarımsal Politikalar ve Yapısal Düzenlemeler Özel İhtisas
Komisyonunun 2000 yılıda yayınlanmış raporunda biyolojik çeşitlilik bazı husulara4 yer
verilmekle beraber, önerilere bakıldığı zaman, tarımsal biyolojik çeşitlilik konusunda politika
önerebilecek kavramsal çerçevenin henüz geliştirilmemiş olduğu söylenebilir. Planın tarım
sektörüyle ilgili temel amaçlarından biri: “Kaynakların etkin kullanımı ilkesi çerçevesinde
ekonomik, sosyal, çevresel ve uluslararası gelişme boyutunu bütün olarak ele alan örgütlü,
rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir bir tarım sektörünün oluşturulması temel amaçtır. Gıda
güvenliği ilkesi çerçevesinde artan nüfusun dengeli ve yeterli beslenmesi esas olacaktır”
şeklinde belirlenmiştir. Bu amaç içerisinde sürdürülebilirlik, çevresel ve uluslararası boyutlara
yer verme gibi ilkelerin bulunuyor olmasından hareketle, tarımda biyolojik çeşitliliğin
korunmasına dolaylı yoldan da olsa yer verildiği düşünülebilir.
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Akit Taraflar
Toplantısında (1996) Tarımsal Biyolojik Çeşitlilik konusunda kabul edilen çalışma programı5
ile 2000 yılında bu programın geliştirilmesi için alınmış olan kararın6 ve Akit Taraflar
6.Toplantısı (Lahey, 2002)’nda kabul edilen VI/5 sayılı kararın ulusal düzeyde uygulanması
için gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Öte yandan Türkiye’nin taraf olduğu
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Uluslararası Bitki Genetik Kaynakları Kurulu ile Tahıl
Genetik Kaynaklarının Muhafazası ve Değişimi İçin Avrupa İşbirliği Programı Üyesi Ülkeler
Arasındaki Anlaşma ile Uluslararası Bitki Koruma Sözleşmesi’nin Anayasa gereği ulusal
mevzuatta yasa hükmünde oldukları dikkate alınarak, uygulamalarda öncelikle bu hukuki
düzenlemelerin dikkate alınması önem taşımaktadır. Aynı şekilde Türkiye’nin imzaladığı
ancak henüz onaylamadığı Biyogüvenlik Protokolü de ratifiye edildikten sonra yasa
hükmünde olacağı gözönünde bulundurularak, ulusal uygulamalarda dikkate alınması için
şimdiden gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

1.3.2. Ekolojik Tarım ve Hayvancılık

Tarımsal biyolojik çeşitlilik başta olmak üzere biyolojik çeşitliliğin korunmasında
uygulanabilecek en etkili yöntemlerin başında ekolojik (organik) tarım gelmektedir.
Türkiye’de ekolojik tarım 1984’de önceleri Avrupalı bazı şirketlerin gereksinim duydukları
ürünleri anlaşmalı çiftçilerle yetiştirmek ve elde edilen ürünleri Türk ihracatçıları vasıtasıyla
kendi ülkelerine ithal edebilmek için projeler oluşturmalarıyla başlamıştır. Ekolojik tarım
uygulamalarında 1990’lı yılların başına dek, danışmanlık, denetim ve sertifikasyon gibi
uygulamalar da yabancı kuruluşlarca yerine getirilmiştir. Önceleri Türkiye’nin geleneksel
ihraç ürünlerinden kuru incir ve kuru üzüm ile Ege bölgesinde gerçekleştirilen ekolojik tarım
uygulamalarına daha sonra, kuru kayısı, fındık gibi ürünler de katılarak farklı bölgelere
yayılmıştır.
Türkiye’de organik, bitkisel ve hayvansal ürünler üretimi, işlenmesi ve pazarlanması Resmi
Gazete (18/12/1994)’de yayımlanan “Bitkisel ve Hayvansal Ürünlerin Organik Metodlarla
Üretilmesine İlişkin Yönetmelik7” ile düzenlenmiştir. Avrupa Birliği’nin “EEC Regulation
No:2092/91” sayılı düzenlemesi esas alınarak hazırlanmış olan ve Ekolojik ürünlerin
üretilmesi, işlenmesi, etiketlenmesi, depolanması ve pazarlanması aşamalarında uyulması
gereken kuralları içeren bu Yönetmeliğin uygulayıcı yetkili kamu kuruluşu Tarım ve
Köyişleri Bakanlığıdır. Öte yandan bu tüzel düzenlemelere koşut olarak, Türkiye’nin,
"Avrupa Topluluğuna Ekolojik Ürün İhraç Eden 3.Ülkeler" listesinde yer alması için de
diplomatik girişimler sürdürülmektedir.
Yönetmeliğin uygulanmasıyla ilgili kurumsal yapılanmada “Ulusal Yönlendirme Komitesi8”
görev yapmaktadır. Komite tarafından alınan kararları tavsiye niteliğinde olup, ulusal düzeyde
ekolojik tarım faaliyetlerini izlemek ve kontrol etmekle görevli Ekolojik Tarım Komitesi9ne
iletilmektedir. Diğer yandan bir kontrol ve sertifikasyon kuruluşunun faaliyet gösterebilmesi
için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın onayı gereklidir. Halen gerekli koşulları yerine
getirerek yetki belgesi almış 7 adet kontrol kuruluşu faaliyet göstermektedir. Bu kuruluşlardan
6 tanesi yabancı sertifikasyon kuruluşlarının Türkiye temsilcisi, biri ise Türk kuruluşudur.
Türkiye’de üretilen ekolojik ürünlerdeki kimyasal kalıntıların analizi için yeterli donanıma
sahip laboratuvar bulunmaması nedeniyle, örneklerin yurtdışında analiz ettirildiği, bu nedenle
işlemlerin uzadığı ve mali kayıplara yol açtığı görülmektedir. Üretimde olduğu gibi bu tür
analizlerde de dışa bağımlı olunması, ekolojik tarımın ulusal düzeyde yaygınlaştırılmasını
zorlaştırmaktadır.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 92 değişik üründe, 46.523
bin hektarlık arazi üzerinde 12.275 kadar üretici 168.306 ton ekolojik tarım üretimi
yapmaktadır. Üretilen ekolojik ürün çeşitlerinin sayısı 1990’da 8 ve üretim alanı 1.037 hektar
olarak gerçekleşmiştir. Bu rakamlar, 1999’da sırasıyla 92 ve 46.523 hektara çıkmıştır. Aynı
süre içerisinde üretici sayısı da 1037’den 12.275’e yükselmiştir.10 İhracatın yaklaşık %60’ı
Almaya’ya, %15’i de ABD’ye yapılmaktadır. Gümrük mevzuatındaki bazı sorunlar nedeniyle
ekolojik tarım sektörünün dışsatım yoluyla ekonomiye katkısı net olarak bilinmemekle
birlikte yıllık 150 milyon dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye’de üretilen
ekolojik ürünler büyük ölçüde yurt dışı pazarlara gönderilmektedir. Bu nedenle, ekolojik ürün
üretim miktarı ve çeşitliliği yurt dışından gelen talepler doğrultusunda şekillenmektedir
Türkiye’de ekolojik hayvansal ürün üretiminde ise kayda değer bir gelişme sağlanamamıştır.
Türkiye’nin yüksek nüfusunun iç tüketim için daha fazla üretim yapılmasını zorunlu hale
getirdiği dikkate alındığında, ekolojik hayvansal üretim sistemlerinin ekonomik teşviklerle
geliştirilmesinin yararlı katkılar sağlayacağı ileri sürülebilir.
Her ne kadar, ekolojik tarım ürünlerine yönelik talebin gittikçe arttığı ve Türkiye’nin iklim,
toprak ve doğa şartlarının ekolojik tarım için çok uygun olduğu hükümet düzeyinde kabul
edilmiş ve tüzel düzenlemelerin süratle tamamlanması çalışmalarında kayda değer başarılar
sağlanmışsa da, ekolojik tarımın ulusal düzeyde öncelikli bir politika olarak kabul edildiğini
ve gerekli ekonomik ve mali araçlarla desteklendiğini söylemek olanaklı değildir. 8. Beş
Yıllık Kalkınma Planı’nda sürdürülebilir bir tarım sektörünün oluşturulması temel amaç
olarak belirlenmiş olmakla birlikte, bu bağlamda ekolojik tarımla ilgili özgün hedeflerin neler
olduğuna ilişkin düzenlemelere yer verilmemiş olduğu görülmektedir.
Ulusal tarım, çevre ve ekonomik kalkınma politikalarının birbirleriyle bütünleştirilmesi, bu
bağlamda çiftçi ve tüketici haklarını ve iç pazarın gereksinimlerini de dikkate alan yeni
stratejilerin geliştirilerek süratle uygulamaya koyulması, salt biyolojik çeşitliliğin korunması
bağlamında değil, sürdürülebilir kalkınma politikalarının gerçekleştirilmesi bağlamında da
zorunlu görülmektedir. Türkiye’de halen tarım sektörünün toplam istihdam içindeki payı
%45’tir. Tarım ve Köyişleri Bakanı’nın ifadesine göre;
“Çiftçinin ve üreticinin ekonomik olarak çok kötü duruma düştüğü, gün geçtikçe
fakirleştiği, borçlarını ödeyemez hale geldiği, borçlarını ödemek için üretim araçlarını
sattığı ve tarımsal üretimden kaçar hale geldiği, tüketicinin gıda, su, giysi ve diğer
tarım ürünleri güvenliği ve güvenilirliği ile çevre şartlarının tehlike ile karşı karşıya
kaldığı, tarımın yanlış yönlendirilmesi sonucu gıda gibi stratejik ürünlerde gitgide dışa
muhtaç kalma, dolayısıyla geleceğimizin riske atılması, tarımın yanlış yapılması ve
ihmali sonucu Türkiye’de yeşilin kaybolması, meraların, tarım arazilerinin, ormanların
tahribatı, talanı, çevrenin yanlış uygulamalar ile aşırı kirlenmesi, sonuçta yağış
rejiminin değişmesi ve kuraklığın kaçınılmaz hale gelmesi, tarımın ihmalinin
neticesinde iç ticaret hacminin aşırı düşmesi, dış pazarlarda rekabet edememe,
dışarıdan aldığımız tarım ürünlerine ödediğimiz dövizlerden dolayı kaybımız ve bunun
getirdiği ekonomideki sıkıntılar, tarımın, işsizliğin uzun süredir çok yüksek olduğu
ülkemiz için yaygın bir istihdam alanı oluşturması gerçeğini hiç kimsenin gözardı
etmemesi gerekir”.11
Bu belirleme çerçevesinde, ekolojik tarım ve hayvancılık konusunda kararlı ve istikrarlı
politikaların geliştirilmesinin sürdürülebilir tarım politikalarına sağlayacağı katkıların önemi
daha iyi anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, ekolojik tarım ve hayvancılık politikalarının salt
biyolojik mücadele yöntemlerinden ibaret uygulamaları içermediği gerçeği de dikkate
alınarak, biyolojik çeşitliliğin korunması, tarım, istihdam ve yoksullukla mücadele
politikalarının bir bütün olarak ele alınacağı yapısal dönüşümün sağlanması zorunludur. Bu
bağlamda, tüzel düzenlemelerin de iyileştirilerek, mevcut Yönetmeliğin bir yasaya
dayanmamasından kaynaklanan sorunların giderilebilmesi için, en kısa sürede “Tarımsal
Ürünlerin Ekolojik Yöntemlerle Üretilmesine İlişkin Yasa" nın da çıkartılması gerekmektedir.

1.4. Biyolojik Güvenlik12

Sanayide biyoteknoloji kullanımı, dünyada ileri düzeyde olmayıp, henüz Türkiye’de kayda
değer gelişme göstermemektedir. Bununla beraber, Türkiye, bazı Genetik Yapısı Değiştirilmiş
Organizmalar (GDO) tarımsal ürünlerin (mısır, buğday, soya fasulyesi gibi) üretimi ve
tüketimi bakımından çok önemli bir pazar olarak değerlendirilebilir. Dünya’da ve Türkiye’de
transgenik bitkilerin dışalımla ülkeye getirilip ekilmesi veya bu tür bitkilerden elde edilen
gıda ürünlerinin iç pazarda satılması konularında politik, tüzel, bilimsel ve teknik uygulamalar
bağlamında ciddi boşluklar ve bunlardan kaynaklanan sorunlar mevcuttur.
Modern biyoteknoloji kullanımından ve bu yöntemle üretilen ürünlerden kaynaklanan olası
riskler, sadece insan sağlığını değil, biyolojik çeşitliliğin de dahil olduğu doğal kaynakları da
tehdit etmektedir. Bu bağlamda biyogüvenlik politika ve uygulamalarının öncelikli bir eylem
olarak, tarım, çevre ve teknoloji politikalarıyla bütünleştirilmiş bir şekilde hayata geçirilmesi
şarttır. Tarımsal üretimin arttırılmasına ve herbisit, pestisit ve suni gübre kullanımının
azaltılmasına katkı sağlayabileceği ileri sürülen Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmaların
(GDO), yaratabilecekleri potansiyel riskleri dikkate almamanın orta ve uzun vadede geri
dönülemez çevresel etkilere yol açabileceği gerçeğinin de bilincinde olunması gerekir.
Anadolu’daki yerli ekonomik bitkiler arasında yeralan, buğday, arpa ve baklagiller ana besin
kaynaklarını oluşturmaktadır. Gen kaynakları Türkiye’de bulunan türlerin transgenik
olanlarının ülkeye girmesi ve üretilmesi/yayılmasının ekonomik açıdan olduğu gibi, biyolojik
çeşitliliğin korunması açısından da, yol açabileceği riskler konusunda henüz herhangi bir
bilimsel çalışma yapılmamış olması, olası tehditlerin boyutlarını daha da arttırmaktadır.
Ayrıca transgenik bitkilerin salıverildikleri ortamda bitki sosyolojisi, doğal türlerdeki genetik
çeşitlilik, ekosistemdeki tür dağılımı ve ekolojik denge üzerine uzun dönemde yapabileceği
etkiler açısından Türkiye özel bir tehdit altındadır. Dışalımla getirilecek transgenik
ürünlerden olabilecek bir gen kaçışının, yabani türlerin de aynı özelliklere sahip olmalarına
neden olabileceği ve bu durumda doğal gen kaynaklarının, geri dönülemez bir şekilde tahrip
olabileceği bilinmektedir. Yabani otlara dayanıklılık geninin transgenik bitkinin yabani
türlerine geçmesi durumunda, bu türlerle mücadele etmek olanaksız hale gelebilecektir.
Varolan gen kaynağının tamamen yok olmasına neden olabilecek böylesi bir risk, birçok
yabani bitkinin gen kaynaklarına sahip olan Türkiye’nin biyolojik çeşitliliği açısından özel bir
önem taşımaktadır. Buna ek olarak, ithal edilen bitkisel kaynaklı ham ve/veya işlenmiş
ürünler için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen kontrol belgeleri, ithal edilen
ürünün GDO içerip içermediğini kapsamadığı için, ithal edilen tarım ürünlerinin GDO
içerme konusundaki durumları bilinmemektedir. Ancak, GDO içeren ve içermeyen ürünlerin
karıştırılmış olarak pazarlandığı için Türkiye’ye de girmiş oldukları konusunda iddialar
vardır.
Öte yandan, Türkiye’de 1998’den bu yana transgenik bitkilerin alan denemelerine alınmaya
başlandığı bilinmektedir. Çeşitli firmaların ithal ettiği ürünlerde yapılan alan denemeleri
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Araştırma Enstitüleri tarafından yürütülmüştür. Harran Tarımsal
Araştırma Enstitüsü tarafından Akçakale’de pamuk, Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü
tarafından Antalya’da mısır, Çukurova Tarımsal Araştırma Enstitüsü tarafından pamukta
yürütülen denemeler sonucu, ürünlerle ilgili yeterlilik kanısı oluşmadığı için bu denemelerin
tekrarına karar verilmiştir. Nitekim bu denemeler daha sonraki yıllarda da devam etmiştir.
Transgenik bitkilerin alan denemelerinin tamamlanmasını takiben tescili, üretime sokulması
ve gıda zincirinde kullanılmasının gündeme gelmesi beklenmektedir. Ancak bu çalışmalar,
henüz AR-GE araştırmalarının çok yetersiz olması, konuya ilişkin mevzuatın bulunmaması,
kurumsal ve teknik altyapının gelişmemiş olması gibi gerekçelerle ulusal düzeyde
eleştirilmektedir.
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlıkları çerçevesinde, “Biyoteknoloji ve
Biyogüvenlik Özel Ihtisas Komisyonu” kurulmuş olması ve bu Komisyonca hazırlanarak
Devlet Planlama Teþkilatı tarafından yayınlanan raporda (DPT, 2000a) konuya ilişkin ulusal
gereksinimlerin ve politika hedeflerinin yeralması, politik açıdan Türkiye’nin biyogüvenlik
konusunu gündemine aldığını açıkça göstermektedir. 2001-2005 yılları arasında uygulanmak
üzere hazırlanmış olmakla beraber 2023 yılını hedef alan Uzun Vadeli Strateji olma özelliğini
de taşıyan kapsayacak olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı uyarınca “Biyoteknolojik
uygulamalardan kaynaklanabilecek olası biyogüvenlik risklerinin en aza indirilmesi için
bütüncül bir yaklaşımla yasal, kurumsal ve uygulamaya ilişkin düzenlemeler yapılacaktır”.
Yine bu Plan uyarınca; “Biyogüvenlik Yasası” çıkartılması ve “Ulusal Biyogüvenlik Kurulu”
oluşturulması öngörülmüştür. Ancak Plan’ın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana, mevzuat ve
kurumsal yapının oluşturulması, bilimsel ve teknik altyapının hazırlanması ve insan
kaynaklarının geliştirilmesi konularında kayda değer hiç bir ilerlemenin sağlanamadığı
görülmektedir. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında hazırlanan Biyogüvenlik
Protokolünü Türkiye 24 Mayıs 2000 tarihinde imzalamıştır. Bununla beraber, Biyogüvenlik
Protokolünün henüz onaylanmadığı dikkate alınırsa, Türkiye’de biyogüvenlik konusundaki
yasal boşluğun sürmekte olduğu görülecektir.
Biyolojik çeşitliliğin korunması bakımından olduğu gibi, tarım sektörünün ve tarımsal
istihdamın önemi, uluslararası pazarda rekabet edebilirlik hususları ile üretici (çiftçi) ve
tüketici hakları açısından da Türkiye’nin öncelikli bir sorun alanı olan biyogüvenlik
konusunda ivedi önlemler alınması zorunlu görülmektedir. Bu bağlamda “Biyogüvenlik
Araştırma ve Takip Sisteminin” kurulması amacıyla bir proje yapılması için UNEP’le ilke
anlaşmasına varılmış olması olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

1.5. Biyolojik Çeşitliliğe Yönelik Tehditler

Türkiye’nin zengin biyolojik çeşitliliğine yönelik tehditler ve korunması alanında yaşanan
problemler özetle şunlardır:

Alıntı
Filiz Demirayak* tarafından TÜBITAK VIZYON 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir
Kalkınma Paneli için hazırlanmıştır.
Aralık 2002

Çevrimdışı ozguryolcu

  • FM Yönetici
  • *
  • İleti: 7472
  • Liked: 83
  • İtibar: +16831/-1
  • Cinsiyet: Bay
    • MADENCİLİK FORUM SİTESİ
• Kırsal alanlarda, hızlı nüfus artışından kaynaklanan ekonomik baskı ve mevzuat boşlukları
nedeniyle, tarım alanlarının parselizasyonda yaşanan sorunlar, çiftçilerin gelirlerinin
düşmesine neden olmaktadır. Bu durum küçük çiftçileri, arazi kazanmak üzere orman
açma, aşırı otlatma ile meraların tahribi ve bitkilerin aşırı toplanması gibi biyolojik
çeşitliliği tahrip eden faaliyetlere yöneltmektedir. Diğer yandan bugün sürdürülebilir
ormancılık politikalarına geçişle değişim gösteren ormancılık politikalarındaki
sürdürülemez uygulamalar biyolojik çeşitliliği olumsuz etkileyen faktörlerdendir.
• Step alanlarında; geleneksel ve sürdürülebilir olmayan tarım yöntemleri, verimli toprak
elde etmek için meraların tahrip edilmesi biyolojik çeşitliliğe yönelik en büyük tehditler
arasındadır. Anız yakma topraktaki mikro organizmaları yok etmekte, bir çok küçük
hayvanın ve böceklerin yok olmasına neden olarak toprak yapısını verimliliğini yok
etmektedir.
• Tarımsal faaliyetler 5.1 milyon hektar alanda 5 ve 6. sınıf topraklarda gerçekleşmektedir.
Bu arazilerin çoğu yasadışı orman kesimi ve mera açılması sonucu elde edilmiştir.
Kontrolsüz aşırı otlatma, hassas step ekosistemlerini tahrip etmeye devam ederken,
yaşamları hayvancılığa bağlı olan kırsal toplulukların üzerinde ekonomik baskı
oluşturmaktadır.
• 460.000 hektar civarında verimli tarım toprağı, farklı kullanım zonlarını düzenleyen
mevzuat eksikliği veya kentsel/metropolitan alanlar çevresindeki uygulamalar nedeniyle
yok olmuştur. Özellikle kentsel/metropolitan alanlar çevresinde bu durum kırsal kesimden
gelen göçlerle beraber, endüstriyel ve evsel yapılanmaların kontrolsüz ve plansız
yayılması sonucu katlanarak artmakta ve doğal habitatlar yok olmaktadır.
• Özellikle Ege ve Akdeniz bölgesinde olmak üzere, kıyı alanlarındaki arazi spekülasyonları
ikinci konut patlamasıyla sonuçlanmaktadır. Çevresel bozulmayı önlemeye yönelik
kurumsal yapının etkinleştirilemeyişi ve mevzuattaki eksiklikler, biyolojik çeşitliliğin en
büyük tehdidi olan doğal habitat kaybına neden olmaktadır. Kıyı habitatlarının tahrip
edilmesi, bir çok alanda karasal ve denizel ortamlardaki bir çok hayvan ve bitki türünün
kaybolmasına neden olmaktadır.
• Aşırı balıkçılık, yaban hayvanları ve kuşların toplanması ve avcılık, kontrosüz tıbbi bitki
ve otların/soğanların toplanması/sökülmesi süreçlerindeki yetersiz kontrol ve takipsizlik
bir çok türün yaşamını sürdürmesini engelleyen en büyük tehditlerdir. Türkiye’de önemli
miktarlarda hayvan ve bitki türü toplanarak ihraç edilmektedir. Diğer yandan gerek iç
sular gerekse denizlerde balıkçılık süre ve dönemlerini düzenleyen kontrol
mekanizmalarının yetersizliği denizel ve tatlı su ortamlarındaki biyolojik çeşitliliği tehdit
etmektedir. Şu anda yasaklanmış olmasına rağmen, dinamitle balık avcılığı özellikle 1950
ile 1980 yılları arasında balık popülasyonlarının ciddi bir şekilde azalmasına neden
olmuştur. 1980lerde balık yemi üreticilerine verilen teşviklerse özellikle Karadeniz’de
büyük ölçekli aşırı avlanmaya neden olarak biyolojik çeşitliliği etkilemiştir. Türkiye’de
avcılık-özellikle kurt (Canis lupus), boz ayı (Ursus arctos), vaşak (Lynix lynix), dağ keçisi
(Capra aegagrus) gibi büyük memeliler ve bir çok kuş türü üzerindeki aşırı avcılık
biyolojik çeşitliliğe yönelik en büyük tehditler arasındadır. Konunun eylemsel ölçekte
ilgili kurumlarca önceliklendirilmeyişi, STK’ların konuyu gerektiği gibi kamuoyu
gündemine taşıyamayışı sorunun giderek ağırlaşmasına neden olmaktadır.
• Tarımsal sektörde, çevre olgusunu gözönünde bulundurmaksızın dağıtılan teşvikler, ağır
kimyasal ve gübre kullanımı ile yanlış sulama projelerinin uygulanmasına neden
olmuştur. Şu anda nispeten düşük oranda gözükmekle beraber; Türkiye yoğun ve sulu
tarıma doğru geçiş yaptıkça, aşırı kimyasal ve gübre kullanımının biyolojik çeşitlilik ve
sağlığa olan etkilerinin gelecekte artacağı öngörülmektedir.
• Verimli olmayan sulama nedeniyle, tarım alanlarının tuzlanması biyolojik çeşitliliğin
kaybına neden olmaktadır. Kıyı, deniz ve sulakalan ekosistemleri özellikle endüstriyel ve
tarımsal kirlilikle, evsel atıklar ciddi bir şekilde etkilenmektedir.
• 1980’lerden itibaren turizm sektörüne verilen teşvikler, büyük kitle turizmi yatırımlarının
inşaasında patlama yaratarak bütün kıyı habitatları (denizkaplumbağaları üreme alanları,
Akdeniz foku yaşam alanları gibi), kumullar, lagünler, kıyı ormanları ve verimli tarım
alanlarının geri dönüşümsüz olarak tahrip olmasına neden olmuştur. Bu kapsamda,
sürdürülebilir olmayan avcılık, balıkçılık ve toplama yöntemleriyle, orman keserek arazi
açma gibi turizm sektörünün taleplerini karşılamaya yönelik baskıların oluşması ve aynı
zamanda kontrolsüz evsel atıkların denize boşaltılması ve sezonluk değişen nüfus
biyolojik çeşitlilik ve habitatlara yönelik önemli sorunlar arasındadır.
• Türkiye’de çevre koruma programlarında uzman ve teknik eleman azlığı diğer önemli
sorunlardan biridir. Hükümet değişikliklerinde yaşanan/yaşanabilen eleman değişiklikleri,
personel tayinleri biyolojik çeşitliliği koruma konusunun gerektirdiği deneyim faktörünü
etkilemektedir. Hemen hemen ilgili tüm bakanlıklar yetersiz teknik eleman sıkıntısından
etkilenmekte, özellikle de biyolojik çeşitliliğin yaygın olduğu kırsal kesimde ve koruma
alanlarında yetişmiş ve uzman teknik eleman görevlendirme zorlukları yaşanmaktadır.
Uzman eleman seçiminde disiplinlerarası dağılımın dengeli olarak yapılmaması, bakış
açılarında tek yönlülük riskini de beraberinde getirmektedir.

1.6. Biyolojik Çeşitlilik ve Sürdürülebilir Kalkınma Bağlamında Değerlendirme

Türkiye’de biyolojik çeşitliliğin korunmasında daha çok nesli tehdit altında olan türler ile
endemik türlerin korunmasına ağırlık verildiği görülmektedir. Bununla beraber, biyolojik ve
genetik kaynakların korunması ve geliştirilmesinin gıda ve sağlık sektörleri açısından kritik
bir önemi olduğu gerçeği gözardı edilemez. Ancak Türkiye’nin başta tahıl ve et ürünleri
olmak üzere gıda kaynaklarının temininde kendine yeterli bir ülke olma özelliğini hızla
kaybetmesi, bu gerçeğin yeterince dikkate alınmadığını göstermektedir. Devlet İstatistik
Enstitüsü, 28 Mayıs – 30 Eylül 2001 tarihleri arasında uygulanan VII. Genel Tarım Sayımı
sonucuna göre, toplam arazinin sadece %33,13’ü işlenmektedir. İşlenmeyen arazi içinde
%2,91 oranında tarıma elverişli olduğu halde kullanılmayan arazi bulunmaktadır. Tarıma
elverişsiz arazi 96.780.487 dekar ile toplam arazinin %14,47’sini oluşturmaktadır. Toplam
221.562.345 dekar olan işlenen arazinin %68,77’si tarla arazisi, %16,91’i nadas arazisi,
%11,67’si meyve ve diğer uzun ömürlü bitkilerin kapladığı arazi ve %2,65’i sebze ve çiçek
bahçeleri arazisidir. Türkiye bir yandan yanlış arazi kullanım uygulamalarının sonucunda
tarımsal alanları ile çayır ve meralarını hızla kaybederken, bir yandan da hızlandırılmış
erozyon, kimyasal ilaç ve gübre kullanımı sonucunda toprak ve otlaklarında niteliksel bir
bozulma sorunu yaşamaktadır.
Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilir kullanımı öncelikli olarak ülkenin arazi kullanım
politikalarında köktenci bir iyileştirme ile ulusal tarım, hayvancılık, istihdam ve sağlık
politikalarında ciddi bir değişimi gerektirmektedir. Tüm bu sektörleri bütünleşik bir şekilde
ele alan sürdürülebilir kalkınma politikalarının uygulanabilmesi aynı zamanda yoksullukla
savaşım açısından da hayati bir öneme sahiptir. Kırsal yoksulluğun giderilmesi, kırdan kente
göçe yol açan nedenlerden birisi olarak aynı zamanda sağlıksız kentsel gelişmenin
önlenebilmesi bakımından da özel bir önem taşımaktadır. Biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi
için, bu kavramı salt nesli tehlikedeki veya endemik türlerin korunması ile sınırlı olarak ele
almaktan öte; tarım, hayvancılık, ormancılık, su ürünleri ve benzeri alanlarda üretim ve
tüketim biçimlerinin sürdürülebilirlik anlayışına göre yeniden biçimlendirilmesi zorunludur.
Yoksulluğun azaltılması, özellikle 90’lı yıllardan itibaren (Rio Zirvesi’nin de itekleyici gücü
ile) dünyanın gündemine belirgin bir şekilde girmiştir. Türkiye gibi biyolojik çeşitliliğin
zengin olduğu ve aynı zamanda özellikle kırsal yoksulluğun dikkat çekici düzeye ulaştığı
ülkelerde yoksullukla doğal/biyolojik kaynakların akılcı olmayan yönetim şekilleri arasında
ilişki kurmak kaçınılmazdır. Bu bağlamda, yoksulluğun azaltılması için biyolojik çeşitliliğin
korunması ve doğal kaynak kullanımında sürdürülebilirlik ilkelerinin ivedilikle oluşturulması
elzemdir. Mutlak suretle, alan/kaynak kullanım düzenlemeleriyle beraber, alternatif gelir
kaynaklarının yaratıldığı planlama, bilinçlendirme, üretim ve tüketim kalıplarında
düzenlemeler ve teşvik sistemlerinin yeniden programlanması gerekir.
Biyolojik çeşitliliğin yoğun olduğu ve hassas bölgelerde yaşayan insanlar için ulusal düzeyde
kabul edilmiş kalkınma politikalarının tümleşik bir parçası olarak benimsenmiş özel planlama
modelleri gerekmektedir. Bu modeller ancak koruma-kalkınma ikilemi eksenin ne kadar
sürdürülebilir olarak belirlenebileceği ile de ilgilidir. Edinilen deneyimler, koruma
alanlarında hassas zonları da kapsayan korunacak ve kullanılacak alanların derecelendirilerek
ayrılması, kullanım alanlarında doğrudan o bölgede yaşayanlar için alternatif gelir
kaynaklarının oluşturulması ve bu süreçlerin katılımcı bir eylem tarzında hayata
geçirilmesinin bu sürecin en önemli bileşenleri olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda, özellikle tarım, hayvancılık ve su ürünlerinde, yerli türlerin ve geleneksel
üretim biçimlerinin korunması ve geliştirilmesine ve özellikle de gen kaynaklarının
kullanımında bölgeler arası eşitlik ve kuşaklar arası adalet anlayışının gözetilmesine önem
verilmelidir. Öte yandan, yine bu bağlamda biyolojik çeşitlilik ile toplumsal cinsiyet
etkileşimini dikkate alan yaklaşımlar gereklidir.
Biyolojik kaynakların verimsiz ve yanlış kullanımı ve bağlamında yoksulluğun hızla artması
ile ilgili Türkiye’den verilebilecek örnek sayısı epey fazladır. Tarımsal üretimde yerel
varyetelerin veya doğal biyogenetik kaynakların ıslahı yoluna gidilmesi tercih edilen bir
kaynak yönetimi olarak görülmektedir. Tersi durumlarda ortaya çıkan karmaşık ekolojik
sorunların bertarafı çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanmaktadır (Teşviklerin Karadeniz’de
yerli tür olan Deniz alası (Salmo trutta labrax)’nın üretim amaçlı ıslahı için kullanılması
yerine Atlantik Salmonu (Salmo salar) için kullanılması ve üretimin fiziki/biyolojik
nedenlerle başarılı olamayışı gibi, Topaloğlu, B., 2002, bilgi notu).
Türkiye’de biyolojik çeşitlilikte tür koruma ile sürdürülebilir kalkınma ilişkisi önemli bir
konudur. Özellikle nesli tehlike altındaki türlerden ekonomik öneme sahip olanlar, az
bulunmalarından dolayı yüksek fiyatlı pazara sahiptir. Bu türlerin bulunduğu habitatlarda
yaşayan yöre halklarının yoksulluğu durumunda kısa sürede kazanç sağlamaya yönelik
yaklaşımlarla, uzun dönemli sürdürülebilir yöntemlerle yapılacak üretimle kalkınmaya sekte
vurulmaktadır (örneğin havyarı ve eti pahalı olan B. Karadeniz Mersin Balığının korunarak,
havyarından yararlanılmasının bu alanda çalışan balıkçılara sağlayacağı ekonomik fayda
değer biçilemez büyüklükte iken, yasak olmasına karşın bu türün avlanmasının önüne
geçilememektedir, Toplaoğlu, B., 2002, bilgi notu ).

Koruma alanlarının ilan edilmesi tek başına biyolojik çeşitliliğin korunması ve
sürdürülebilirliği için yeterli değildir. Örneğin İğneada ormanları, Kuş Gölü ve
Sultansazlığındaki uygulamalar nedeniyle biyolojik çeşitlilik açısından son derece önemli bu
alanlarda yaşanan tahribatı koruma statüleri önleyememiştir. Aynı şekilde, kıyı alanlarında
varolan bir çok koruma alanında (Doğal SİT, ÖÇKK gibi) varolan yasal koruma statüsüne
rağmen kaçak yapılaşmanın önüne geçilmemekte, önemli kıyı ve deniz habitatları yoğun
turizm baskısı ve kitle turizmine yönelik salt yatak kapasitesini artırmaya odaklı turizm
politikaları nedeniyle tahrip edilmektedir.
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de; hızlı nüfus artışı, kentleşme, sanayileşme,
sürdürülemez üretim ve tüketim alışkanlıkları oranında doğal kaynak tahribatı çarpıcı
boyutlara ulaşmıştır. Kaynakların kirlenmesi, çölleşme, iklim değişiklikleri, nesli tehlike
altına giren türler, habitat tahribi; erozyon, sel, taşkın, çığ, heyelan gibi insan etmeni ile de
hızlandırılan doğal afetlerle birleşerek insanın da bir parçası olduğu yaşamı yani biyolojik
çeşitliliği süratle yok etmektedir. FAO verilerine göre, dünyada ekosistemler her yıl net 12
milyon hektar dolayında azalmakta olup, ölçülen ve ölçülemeyen ürün (örneğin ormanlarda
odun ve odun dışı ürün) ve bunlardan sağlanan girdilerin doğru değerlendirilmesi kaçınılmaz
olmaktadır. Biyolojik çeşitliliğin doğru fiyatlandırılması, etkin koruma, sürdürülebilir işletme
ile doğru seçilmiş geliştirme yöntemleri ve bilinçlenmenin sağlanması, sınırlı ve yenilenemez
biyolojik kaynakların optimal kullanımı ve sürekliliği için gereklidir.
Ormanlar, birey, topluluklar ve çeşitli sektörlere odun/odun dışı ürünlerle hizmetler sunma,
istihdam yaratma, gıda ihtiyacını karşılama, avcılık/toplayıcılık imkanlarıyla orman köylüsüne
ve afet bölgelerine ucuz odun hammaddesi sağlama şeklinde doğrudan faydalar yarattığı gibi,
iklim değişikliğinden su üretimine, erozyonun önlenmesinden sağlıklı ekosistemler ve yaşam
sağlamasına kadar uzanan çok önemli kamusal yararlar da sağlar (Konukçu, 2002). Ormanın
ikinci grupta sayılan kamusal yararları doğrudan algılanamadığı için ön planda gözükmez. Bu
kamusal yararların bugünkü büyümeye yönelik ekonomik sistem içinde doğru değer/fiyat
belirlemesi yapmaksızın kullanıldığı bir gerçektir.
“Bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş” alanların orman dışı
kullanımlara açılmasına imkan veren ve orman alanlarının daralmasına neden olan yasal
düzenlemelerin yeniden elealınması elzemdir. Sürdürülebilir ormancılık politikasının temel
taşlarından biri de kamusal yararın gözardı edilmeksizin, kullanıcılarının refah seviyesinin
ülke refahı ile eşgüdüm içinde yükseltilmesi olarak tanımlanabilir. Orman köylülerinin orman
dışına çıkarılan arazilerle yoksulluğunun kalıcı ve uzun vadeli giderilemeyeceği
görülmektedir. Orman köylüsünün, ancak orman ürünlerinden sürdürülebilir yöntemlerle ve
bilinçli yararlanmasının sağlanması; aracı mekanizmalarında (kişi veya gruplar) ve
teşviklerde düzenlemeler yapılması ile yoksulluğun önemli ölçüde azaltılması mümkündür.
Aşağıda çerçeve içinde verilen metindeki değerlendirmeler orman dışına çıkarılan alanların
aslında yoksullaşan orman köylüsünün refah düzeyini artırmada çok da işlevsel olamadığını
etraflıca ifade etmektedir.

Alıntı
Filiz Demirayak* tarafından TÜBITAK VIZYON 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir
Kalkınma Paneli için hazırlanmıştır.
Aralık 2002

Çevrimdışı ozguryolcu

  • FM Yönetici
  • *
  • İleti: 7472
  • Liked: 83
  • İtibar: +16831/-1
  • Cinsiyet: Bay
    • MADENCİLİK FORUM SİTESİ
BÖLÜM II. TÜRKİYE’DE BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİN KORUNMASI VE
SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA KAPSAMINDA VAROLAN DURUM


2.1. Biyolojik Çeşitlilik ve Sürdürlebilir Kalkınma Yolunda Türkiye’nin Uluslararası
Sorumlulukları


Rio Zirvesi’ne katılan ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 156 devlet, Biyolojik Çeşitlilik
Sözleşmesini imzalayarak kendi sınırları içerisindeki bitkilerin, hayvanların ve mikrobiyolojik
yaşamın çeşitliliğinin tam olarak korunması sorumluluğunu üstleneceklerine, ayrıca biyolojik
kaynakları sürdürülebilir kullanacaklarına ve biyolojik çeşitlilikten sağlanan faydaları eşit
olarak paylaşmanın yollarını arayacaklarına dair taahhütlerde bulunmuşlardır. Sözleşme,
gelecek nesillerin doğal kaynaklara olan gereksinmelerinden ödün vermeden, bugünün
ihtiyaçlarını karşılayabilme anlamına gelen istikrarlı ve sürdürülebilir gelişme kavramı
üzerine kurulmuştur. Rio Zirvesi, 172 ülkenin katılımıyla yalnızca uluslararası düzeyde
gerçekleştirilen en büyük toplantı olmakla kalmamış aynı zamanda bir çok gelişmeye de
öncülük etmiştir. Rio Zirvesi; küresel ölçekte, sistemlerin, çevre değerlerine ve sürdürülebilir
gelişme ilkelerine uygun yapılandırılmasının kabul edilerek, sürdürülebilir gelişme
kavramının benimsenmesinde siyasi irade birliği ve oydaşma sağlaması bakımından da
önemlidir.
Rio Zirvesi’nin küresel çevre politikalarına katkıları, Zirve’de imzaya açılan belgeler
çerçevesinde daha iyi anlaşılmaktadır (Ek I). Söz konusu belgelerin, Türkiye’nin VİZYON
2023 çalışmasına ışık tutması beklenmektedir. Bu kapsamda, Türkiye’nin taraf olduğu ve
kabul ettiği uluslararası belge/bildirgeler arasında 1992 Rio Zirvesinin çıktısı olanlar
gelecekteki vizyonun belirlenmesi için de büyük öneme sahiptir:
• Rio Deklarasyonu
• Orman Prensipleri
• Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi
• Gündem 21
• İklim Değişikliği Sözleşmesi (Türkiye henüz taraf değil)
Türkiye, Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine taraf olan ülkelerden biri olarak
biyolojik çeşitliliğin küresel ve ulusal ölçekte korunması için taahhütte bulunarak, biyolojik
çeşitliliğin yaşamsal ve sosyo-ekonomik değer ve önemini kabul etmiş ve Sözleşme
tarafından belirlenen üç hedefe i) Biyolojik çeşitliliğin korunması, ii) Biyolojik çeşitlilik ve
doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, iii) Genetik kaynakların kullanımından elde edilen
faydaların adil ve eşit paylaşımına ulaşmak üzere sorumluluk üstlenmiştir.

2.2. Biyolojik Çeşitlilik ve Sürdürlebilir Kalkınma Yolunda Türkiye’nin Ulusal
Yaklaşımı


1992 Rio taahhütleri döneminden bugüne Türkiye’de biyolojik çeşitliliğin korunması için
yasal düzenlemeler ve politik taahhütler açısından önemli projeler geliştirilmiştir. Beş yıllık
Kalkınma Planları, Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı, Biyolojik Çeşitlilik Ulusal
Stratejisi ve Eylem Planı ile ulusal ve uluslararası tüzel düzenlemeler bu konulardaki politika
ve uygulamalar açısından incelenmesi gereken temel belgelerdir. Diğer yandan henüz taslak
halinde olan Türkiye Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Ulusal Eylem Programı ve Eylem
Planı ve Biyolojik Çeşitlilik Stratejik Eylem Planı çalışmalarının da dikkate alınması
gerekmektedir. Bu bağlamda, özellikle biyolojik çeşitlilik kapsamında somut veriler
varolmakla beraber, mevcut durumda irdelenecek olan mevzuat, kurumsal yapı boşlukları
ve/veya çatışmaları kısıtları oluşturmaktadır. Türkiye’de doğal kaynaklar ve biyolojik
çeşitliliğin kullanımı ve yönetiminde önemli değişiklikler yapılması gerekmektedir. Bunun
gerçekleştirilmesi, ulusal ve uluslararası ölçekte, ortak çalışma esasına dayanan sektörlerarası
işbirliği yaklaşımı da gerektili kılmaktadır.

2.2.1. Politikalar

Türkiye’nin biyolojik çeşitlik konusundaki temel politikaları esas itibariyle Anayasa
gereğince kamu sektörü için bağlayıcı, özel sektör içinse yol gösterici olan kalkınma
planlarında yeralmaktadır. Katılımcı bir süreç içinde geliştirilen Ulusal Çevre Eylem Planı ve
Stratejisi (UÇEP) doğrudan çevre konusunda hazırlanarak, kabul edilmiş ve yayınlanmış tek
stratejik yaklaşımdaki politika dökümanıdır. Biyolojik Çeşitlilik Ulusal Stratejisi, Ulusal
Gündem 21, Türkiye Çölleşme İle Mücadele Ulusal Eylem Programı (taslak) ise henüz
yayımlanarak resmi politika dökümanı haline gelmemekle beraber, uluslararası taahhütler
doğrultusunda, biyolojik çeşitlilik konusundaki ulusal politikalara ve eylemlere yönelik
hazırlanmış dökümanlardır.

2.2.2. Kalkınma Planları

Biyolojik çeşitliliğin korunması üzerine geliştirilen çevresel politikalar, “Beş Yıllık Kalkınma
Planlarında” değişen ölçülerde yer almıştır.
yıllarına yönelik olarak hazırlanan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-1967)’nda
belirtilmiş herhangi bir çevre politikası bulunmamaktadır. Hükümetin, Sürdürülebilir
Kalkınma prensiplerini benimsediği V.Beş Yıllık Kalkınma Planına kadar olan planlarda
biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliğini sağlayacak özgün politikalar yeralmamaktadır.
Çevrenin tüm sektörel yaklaşım ve stratejilerde yeralması VI.Beş Yıllık Kalkınma Planı ile
başlamakta olup, ekonomi, sanayi ve enerji sektörlerinde çevre konusuna sıkça değinilmiştir.
Bununla beraber, bu Plan biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı
kavramlarına değinmemektedir.
VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda temel strateji; sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı
doğrultusunda, ‘’insan sağlığı ve doğal dengeyi koruyarak sürekli ve ekonomik kalkınmaya
imkan verecek şekilde doğal kaynakların yönetimini sağlamak ve gelecek kuşaklara
yaşanabilir doğal, fiziki ve sosyal çevre bırakmak olarak’’ tanımlanmıştır. Bu bir anlamda
sürdürülebilir kalkınmanın ve doğal kaynak yönetiminin altının net olarak çizildiği
yaklaşımlardan ilkidir.
VIII. Beş yıllık kalkınma planında "Ekonomik ve sosyal gelişmeyi gerçekleştirirken insan
sağlığını, ekolojik dengeyi, tarihi ve estetik değerleri korumak esastır" yaklaşımı yeralmış ve
doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımının teşvik edilmesi; çevresel risklerin en aza
indirilmesi yaklaşımı getirilmiştir. Yine bu planda, biyoteknolojik uygulamalardan
kaynaklanabilecek olası biyogüvenlik risklerinin en aza indirilmesi için bütüncül bir
yaklaşımla yasal, kurumsal ve uygulamaya ilişkin düzenlemeler yapılmasının gerekliliğinden
bahsedilmiştir.

2.2.3. UÇEP

Türkiye Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı (UÇEP) de yukarıda Kalkınma Planları
yaklaşımındaki değişim kapsamında atılmış olan önemli adımdır. UÇEP, kendi ifadesi ile
“kalkınmanın çevre konularıyla bütünleştirilmesine yönelik somut girişimler’’ önermekte
olup, VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı ile paralel bir bakış açısındadır. UÇEP, ayrıca, Ulusal
Gündem 21’in “temel taşlarından birini oluşturmakla kalmayıp, kabul edilmiş politika
dökümanı olarak bugün ve geleceğin adımlarını da şekillendirmesi bakımından önemlidir.

2.2.4. Stratejiler

Burada sunulan Strateji çalışmaları henüz sonuçlandırılmış ve kabul edilmiş politika
dokümanları olmamakla beraber, ulusal yaklaşımların stratejik bir doküman olarak
hazırlanması, uluslararası taahhütlerin yerine getirilmesi yolunda atılan önemli adımlar olarak
görülebilir. Aşağıda özetle sunulan Strateji çalışmalarına önemli insan ve finans kaynakları
aktarıldığı halde, çıktılarının uygulamaya geçirilmesi konusu boşluktur. Bu kapsamda söz
konusu strateji çalışmaları ve eylem planlarının yasal belgeler haline getirilmesi uygulama
açısından elzem olup yine bu belgeler arasında bütünlük sağlanması gerekmektedir. Bunun
içinse Türkiye Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Ulusal Stratejisi ve Eylem Planının
hazırlanarak uygulamaya girmesi gerekmektedir.

2.2.4.1. Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı

Türkiye’nin Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin onaylanmasını takiben, bu alanda atılan
önemli adımlardan biri de Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı (UBÇSEP)’nın
hazırlanmıştır. Strateji kapsamında; Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin uygulanabilmesi için
gerekli küresel işbirliğinin önemi belirtilmektedir. Bu Stratejiyle, biyolojik çeşitliliğin ve
bütünlüğün korunmasını ve sürdürülebilir kılınmasına yönelik eylemlerin için bir çerçevenin
oluşturulması hedeflenmiştir. Türkiye'de Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi’nin uygulanması
kapsamında belirlenen öncelikli eylemler ise şöyle belirlenmiştir:
• Biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik hukuksal ve kurumsal düzenlemeler
yapılması.
• Endemik ve tehlike altındaki flora ve fauna türleri ile bunların yaşama ortamlarının
korumasına yönelik yönetim planları hazırlanması.
• Doğal kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımı için toplumun her
seviyesinde doğa koruma kavramları ve prensipleri ile ilgili eğitim sağlanması.
• Tüm korunan alan kullanıcıları ile işbirliği yapılarak halkın çevre korumaya ilişkin
bilincinin arttırılması.

2.2.4.2.Ulusal Gündem 21

1992 Rio Zirvesi sonrasında Türkiye’nin taahhütleri doğrultusunda attığı en önemli
adımlardan biri de Ulusal Gündem 21’in hazırlanarak benimsenmesidir. Ulusal Gündem 21,
Türkiye’de politika, strateji oluşturma ve karar alma süreçlerinde temel ilkelerin sürdürülebilir
kalkınma kapsamında değiştirilmesi ve sürdürülebilirlik için çevrenin kalkınma
programlarının asli ve etkin bir unsuru olması gerektiğini söylemektedir.

Ulusal Gündem 21'in önemi, çevre sorunsalının sosyal ve ekonomik faaliyetlerden bağımsız
bir sorun olmadığını, ve kalkınma politikaları ile birlikte ele alınması gereğini açıkça ortaya
koymasından kaynaklanmaktadır. Ulusal Gündem 21'in yaklaşımı iki hususta
yoğunlaşmaktadır: i) toplumun ekonomik ve sosyal kalkınması ile -doğal ve tarihi- çevrenin
korunması süreçlerinin biraraya getirilmesi; ii) çevrenin korunması, planlanması, yönetilmesi
ve denetlenmesi süreçlerinde –diğer tüm alanlarda olması gerektiği gibi- toplumun farklı
kesimlerinin, yerel yönetimlerin, sivil toplum örgütlerinin aktif katılım ve işbirliğinin
kolaylaştırılması ve önlerindeki engellerin kaldırılması.
Gündem 21'in biçimsel çerçevesi içinde, ancak, ülkenin kendine özgü yapısı ve sorunlarını
yansıtacak değişiklikler yapılarak oluşturulan Ulusal Gündem 21’in ilk bölümü; sürdürülebilir
kalkınma yaklaşımının en önemli boyutu olan; karar alma süreçlerinde çevre sorunları ve
planlaması ile kalkınma politikalarının örtüşmesi/entegrasyonu konusu ile ilgilidir. İkinci
bölümde ilgi ve sorun alanlarından, önce tarım ve sanayi sektörleri sürdürülebilir kalkınma
açısından incelenmektedir. Daha sonra nüfus, kentleşme, tüketim ve yoksulluk başlıkları
altında toplumsal öğeler ele alınmıştır. Bu bölümde üçüncü alan olarak; çevresel ve doğal
kaynak kullanımı ile ilgili sorunlarla ilgili olarak; toprak, tatlı su kaynakları, kıyı bölgeleri ve
denizler, ormanlar, katı atıklar ve tehlikeli atık konuları incelenmektedir. Çalışmanın son
bölümü ise, Gündem 21’in önemli yaklaşımlarından biri olan katılım konusu incelenmekte ve
sürdürülebilir kalkınma süreçlerinde kadınların, çocuk ve gençlerin, gönüllü kuruluşların,
yerel yönetimlerin ve iş dünyası, sendikalar, bilim ve teknoloji dünyası ile çiftçilerin
katılımları irdelenmektedir.

2.2.4.3.Türkiye Çölleşme İle Mücadele Ulusal Eylem Programı (Taslak)

Ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarına, insan sağlığına ve doğal kaynaklara olumsuz etki yapan
ve ciddi önlemler alınmadığı takdirde, gelecekte etkisini daha da hissettirecek olan bu sorunun
çözümünde uluslararası işbirliği sağlamayı amaçlayan Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi
oldukça geniş bir bölümü yarı kurak nitelikte olan Türkiye için önem taşımaktadır.
Türkiye’nin iklim koşulları nedeniyle, çölleşmenin etkisini, dünyanın bu açıdan hassas
bölgelerine göre daha az hissetmektedir. Bununla beraber, arazilerin yeteneklerine göre
kullanılmaması, yanlış tarımsal yöntemler ve sağlıksız sulama uygulamaları, toprakların ve
meraların aşırı kullanımı, ormanlardan açma yapılması ve değerli tarım arazilerinin tarım dışı
amaçlarla kullanılması geleceği tehlikeye atan arazi bozulmasına (degradasyonuna) neden
olmaktadır. Türkiye kuraklıktan etkilenen ve çölleşme riski taşıyan, topraklarının % 86 'sında
hafiften çok şiddetliye kadar çeşitli derecelerde erozyon probleminin yaşandığı bir ülke
konumuna gelmiştir.
Türkiye Çölleşme İle Mücadele Ulusal Eylem Programı hazırlanmış olup henüz taslak halinde
olup 2002 itibarıyla tamamlanması öngörülmüştür.

2.2.5. Yasal ve Kurumsal Yapılanma

Anayasa, Kanunlar, Yönetmelikler ve doğa korumaya yönelik uluslararası sözleşmeler
(Biyolojik Çeşitlilik, Paris, Ramsar, Bern, CITES, Çölleşmeyle Mücadele gibi) Türkiye’deki
biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliğinin sağlanmasına yönelik yasal çerçeveyi
oluşturmaktadır.

Alıntı
Filiz Demirayak* tarafından TÜBITAK VIZYON 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir
Kalkınma Paneli için hazırlanmıştır.
Aralık 2002

Çevrimdışı ozguryolcu

  • FM Yönetici
  • *
  • İleti: 7472
  • Liked: 83
  • İtibar: +16831/-1
  • Cinsiyet: Bay
    • MADENCİLİK FORUM SİTESİ
Çevre Kanunu (1983) Çevre Bakanlığını; mevzuat hazırlamak ve ilgili düzenlemeleri yapmak,
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi de dahil olmak üzere doğa koruma ile ilgili uluslararası
sözleşmeler ve anlaşmaları koordine etmek, diğer kurum/kuruluşların çevre koruma ile ilgili
faaliyetlerinde koordinasyonu sağlamak ve Kanununa aykırı uygulamalara gerekli
müdahalelerde bulunmak konularında yetkili ve sorumlu kılmaktadır. Türkiye’de ÇED
Yönetmeliği sürecinin koordinasyonundan Çevre Bakanlığı sorumlu ve yetkilidir. 1994
yılında RAMSAR Sözleşmesini imzalayan Türkiye, bu sözleşmeye göre dokuz alan
belirlemiş olup, varolan araştırmalar, ülkemizdeki 56 sulakalanın uluslararası kriterlere göre
önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Çevre Bakanlığı Çevre Koruma Genel Müdürlüğü
Sulakalanlar Şubesi sulakalanlar üzerinde çalışmalar yürütmek üzere kurulmuştur.
Çevre Bakanlığına bağlı olan Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı (ÖÇKK) ise
Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde doğal ve tarihi değerleri barındıran 13 Özel Çevre Koruma
Bölgesinin korunması, planlaması ve yönetiminden sorumludur. ÖÇKK, ÖÇKB’deki çevre
değerlerini korumak, bu doğrultuda her türlü araştırma ve incelemeleri yapmak/yaptırmak,
varolan çevre sorunlarını gidermek için gerekli tüm tedbirleri almak, koruma ve kullanma
esaslarını belirlemek ve yeni düzenlemeler yapmak, imar planlarını yapmak, mevcut her
ölçekteki plan ve plan kararlarını revize etmek ve re'sen onaylamak, gerektiğinde tüm kamu
kurum ve kuruluşları ile ilgili dernekler ve uluslararası kuruluşlarla işbirliğini sağlamakla
görevlidir
Türkiye CITES Sözleşmesini imzalamış olup, ilgili düzenlemeler ve uygulamalardan sorumlu
kurum/kuruluşlar Çevre Bakanlığı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ve Orman Bakanlığı,
Gümrük Müsteşarlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı ve TÜBİTAK’tır. Çevre Bakanlığı tarafından
CITES Yönetmeliği hazırlanarak yürürlüğe konmuş olup, diğer yandan Dış Ticaret
Müsteşarlığı tarafından CITES’e ilişkin tebliğler yayınlamıştır.
Türkiye’nin yaklaşık % 26’sını kaplayan ormanlar Orman Bakanlığının sorumluluğundadır.
Bu alanların çoğu yapacak ve yakacak odun üretim alanı kapsamında görülmesine rağmen,
Orman Bakanlığı son yıllarda ve özellikle 1992 sonrasında sürdürülebilir ormancılık
politikaları oluşturma yönünde önemli adımlar atmakta olması önemli ve devamlılığının
sağlanması gereken bir adımdır.
Orman Genel Müdürlüğü tarafından orman köyleri ile ilgili projeler yapılmaktadır. Bakanlık,
Milli Parklar Kanunu ve Kara Avcılığı Kanunu kapsamında çeşitli statülerdeki korunan
alanların belirlenmesi, planlanması, korunması ve yönetiminden sorumlu ana kurumdur. Aynı
zamanda Kara Avcılığı Kanunu kapsamında avcılığı düzenleyen kurum olup Orman
Bakanlığına bağlı Milli Parklar Av ve Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü avlanma izinlerinin
verilmesi konusunda yetkili ve sorumludur. Balıkçılıkla ilgili prosedürler Tarım ve Köy İşleri
Bakanlığının yetki ve sorumluluğunda iken, Orman Bakanlığı; avcılık konusunda yetkili ana
oluşum olan, ilgili yerel ve merkezi birimlerle avcılık ve atıcılık derneklerini bünyesinde
bulunduran Ulusal Av Komisyonu kararları doğrultusunda avcılığı kontrol etmektedir.
Kültür Bakanlığı; Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında belirlenmiş
doğal SİT alanlarının korunması ve yönetiminden sorumlu olup, doğal ve kültürel değerlerin
gelecek nesillere aktarılması için doğal, tarihi, arkeolojik ve kentsel SİT alanlarını belirlemek
ve korumakla yetkilidir. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında, Kültür
Bakanlığı, taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını koruma görevi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını
Koruma Genel Müdürlüğü koordinasyonunda Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek
Kurulu ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları aracılığı ile gerçekleştirir.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, meralar dahil olmak üzere, tarımla ilgili tüm doğal kaynakların
kullanımı ve koordinasyonu ile yetkili ve sorumludur. Bununla beraber, orman alanları içinde
yeralan mera ve çayırlık alanlar Orman Bakanlığının sorumluluğundadır. Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı aynı zamanda tüm tarımsal kimyasal ve gübrelerin kullanımını düzenlemek
konusunda yetkilidir. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı tarafından 1992 sonrasında biyolojik
çeşitlilik ve biyogüvenlik alanında kısmi düzenlemeler bulunmaktadır. Ulusal düzeyde
"Genetik Yapıları Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Üretilmesi, Pazara Sürülmesi ve Gıda
Olarak Kullanımı" konusundaki mevzuat oluşturma çalışmaları henüz sonuçlandırılamamıştır.
Türkiye’nin, 1996 yılında onaylayarak, ulusal mevzuatının bir parçası haline getirdiği
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında, Biyogüvenlik Protokolü’nü taraf olmak üzere
imzalamakla, bu konuda uluslararası düzeyde izlenen ortak politikalarla ilke olarak görüş
birliği içinde olduğunu gösterdiği söylenebilir.

2.3. Değerlendirme

Ülkenin toplam nüfusu 65 milyonu bulmakta olup, ortalama nüfus yoğunluğu 83 kişi/km2dir.
1980-1998 yılları arası nüfus % 48 oranında artmış, yıllık nüfus artışı oranı son yıllarda 5
2.3’den % 1.7’ye gerilemiştir. Toplam nüfusun üçte ikisinden fazlası şehirlerde yaşamakta
olup, iç göçe bağlı olarak kırsal kesimden kentsel alanlara doğru nüfus artışı devam
etmektedir. Özellikle 1990’lardaki yüksek faiz ve enflasyon oranları gelir dağılımının büyük
ölçüde çarpıklaşmasına neden olup, nüfusun üst ve alt % 20’si, sırayla milli gelirin % 55 ve %
5’ini almaktadır. Yoksulluk özellikle tarımla uğraşan kırsal kesimde yaşayanları etkilemekte,
kırsal ve kentsel alanlar arasındaki refah dağılımındaki adaletsizlik keskinleşmekte, kentli
nüfusun dörtte biri özellikle kent alan çevresinde, gecekondularda yaşamaktadır. İşgücünün
hemen yarısı tarımda çalışmaktadır. Şehir ve kırsal kesimdeki işsizlik oranı % 10 ve % 2.8
olduğu tahmin edilmektedir (OECD, 1999:36-37) 1999 yılı itibarıyla okur-yazarlık oranı
erkeklerde % 87, kadınlarda % 77.4, kentlerde yaşayan kadınların okur-yazarlık oranı %81.3,
kırsal kesimde yaşayan kadınların okur yazarlık oranı % 69,7 dir. 1994 yılı itibarıyla
yoksulluk oranı yaklaşık % 8 dir. Sağlıklı bir hayat için minimum gıda harcama durumuna
sahip bulunmama olarak tanımlanabilen mutlak yoksulluk oranı; kırsal yerler için % 11.8,
kentsel yerler için % 4.6’dır. Yoksulluk riski altında bulunan nüfusun oranı % 24 tür. Mutlak
yoksul nüfusun % 95’i, eğitim düzeyi ilkokul ve altında eğitim alanlar ile okuma yazma
bilmeyenlerden oluşmaktadır (UÇEP, 1998).
Bu bölümde anlatılan fiziki ve ekolojik özelliklerin yanı sıra, ekonomik ve sosyal özellikler,
yeraldığı coğrafi konumda en zengin biyolojik çeşitliliğe sahip olan Türkiye’nin bu çeşitliliği
üzerinde belirleyicidir. Her yıl 20.000 ha. orman kaybı toprak erozyonu ile sonuçlanmakta,
kıyı kumullarının %80’i yapılaşma sonucu yitirilmiş, son 30 yılda sulakalanların % 60’ı, otlak
ve çayırların büyük bir kısmı bilinçsiz tarımsal faaliyetlerle tahrip edilmiştir. Yaşlı orman
statüsünde sadece % 12’lik bir kısım kalmış, kahverengi ayı, Akdeniz foku,
denizkaplumbağaları gibi türler nesli tükenme tehdidi altındadır. Diğer yandan; hava, su ve
toprak kirliliği, enerji tüketimi, katı-sıvı atık sorunu, aşırı tarımsal ilaç ve gübre kullanımı,
aşırı ve yasak balıkçılık sorun olmaya devam etmektedir. Başta kıyı alanları ve denizler olmak
üzere doğal kaynaklar üzerindeki baskılar, atıkların miktarı ve diğer çevre sorunları
artmaktadır. Kentsel nüfusun artmasıyla; eğitim, sağlık, kanalizasyon, içme suyu, katı atık,
kent içi ulaşım gibi alt yapı yatırımlarına olan ihtiyaç artmaktadır.
Her ne kadar son 10 yıl içinde bir çok olumlu ekonomik ve yapısal değişiklik yapılmış, gerek
biyolojik çeşitliliğin korunması gerekse çevre sorunlarının çözülmesi için büyük gayretler sarf
edilmişse de, sürdürülebilir kalkınmanın tüm bileşenlerinin biyolojik çeşitliliğin korunması
başta olmak üzere doğa koruma ve çevre yönetimi ile bütünleştirilebildiğini söylemek için
henüz erkendir. Örneğin Dünya ölçeğinde kabul gören bir yaklaşımla koruma alanlarının
oranı, ülke yüzölçümünün en az yüzde beşi olması önerilirken, Türkiye’de bu amaçla ayrılan
alanların toplamı ülke yüzölçümünün yüzde birini bulmaktadır.
Korumanın sadece mevzuat ve proje gerçekleştirme şeklinde kalamayacağı ve tüm ulusal
politikalar ve sektörel yaklaşımlarla bütünleştirilmesi gerektiği bilinen bir olgudur. Biyolojik
çeşitliliğin korunmasının ülkenin yaşamsal kaynaklarının korunması ile eş anlamlı olduğunun
anlaşılması elzemdir.
Türkiye, özellikle korunan alanların yönetimi ve planlaması yaklaşımlarında gözardı
edilemeyecek ve kaçınılmaz bir değişimin içindedir. Alışılagelen yaklaşımla, mevzuata
dayanan koruma alanı belirlemenin yeterli olmayacağı, bu alanların kapsadığı biyolojik
çeşitlilik ve habitat özellikleri itibarıyla farklı araçlar kullanılarak rehabilite edilmesi ve/veya
koruma çalışmalarının hayata geçirilmesi gerektiği son beş yıl içerisinde edinilen
deneyimlerle algılanmıştır. Diğer yandan bugün, koruma alanlarının çoğunun bu alanda veya
yakın çevresinde yaşayan insanlarla ve/veya kullanıcılarıyla bir bütün olduğu, dolayısyla
planlama, uygulama ve yönetim aşamasında söz konusu tarafların katılımı olmaksızın
korumada başarıya ulaşmanın hemen hemen imkansız olduğu görülmektedir.
Diğer yandan, doğal kaynakların korunması ve yönetimine yönelik çalışmaların, Türk
yönetim sistemi yapısında mevzuat düzenlemesiyle gerçekleştirilmesi gerektiği gerçeği göz
ardı edilmemelidir. Korunan alanlarda, biyolojik çeşitlilik açısından önemli habitat ve
ekosistemlerde katılımcı ve bütüncül yaklaşımları içeren yönetim planlaması anlayışının
kamu ve sivil toplum sektörlerinde benimsenmesi yeterli olmamakta, planlama sistemi ve
mevzuatında bu yaklaşımın yer alması gerekmektedir. Bu doğrultuda ulusal mevzuatta
yapılması gereken düzenlemelerin hem edinilen deneyimler hem de gereksinimler gözönünde
tutularak yapılırken, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaların da irdelenmesi
gerekmektedir. Türk mevzuatındaki eksiklikler ve çelişkilerin giderilmesine yönelik radikal
değişimin gerçekleşmemiş olması biyolojik çeşitliliğin korunmasındaki önemli sorunlardan
biridir.
Diğer yandan Türkiye’de günün ihtiyaçları ve siyasi temayüller doğrultusunda belirlenen
kurumsal yapı önemli değişiklikler göstermektedir. 1991 yılında Çevre Bakanlığı’nın
oluşturulmasıyla birlikte, biyolojik çeşitliliğin korunması kapsamında da önemli yapısal
değişimler başlamıştır. Doğal olarak, bu tarihe kadar özellikle Orman Bakanlığı tarafından
ağırlıklı olarak sürdürülen biyolojik çeşitlilikle ilgili çalışmaların Çevre Bakanlığı tarafından
da ele alınması söz konusu olmuştur. Benzer diğer örnekleri de gözönünde tutmak kaydıyla,
kurumların görev ve yetki alanları belirli olmakla beraber, örtüşme ve çatışmaların da doğmuş
olduğu da açıktır. Son on yılı aşan bir süredir kendisini belirgin olarak gösteren kurumsal
görevlerdeki örtüşme ve çatışmaların bertarafı, yetkili ve sorumlu kuruluşların görev ve
yetkilerinin yeniden netleştirilmesi ile gerçekleşebilecektir. Özellikle ulusal stratejilerin
hazırlanması ve uluslararası finansmanın sağlandığı proje çalışmalarında kurumlararası
işbirliği ve eşgüdüm konusunda atılan önemli adımlar yeterli değildir.
Orman Bakanlığı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Kültür Bakanlığı ve Çevre Bakanlığı yaban
hayatı ve yaşam ortamlarının korunması konusunda yetki ve sorumluluk sahibi bakanlıklardır.
Anılan bu Bakanlıkların tümü, Çevre Bakanlığından önce kurumsallaşmışlardır. Hepsinin
kuruluş yasalarında sorumluluk alanlarında çevre korumaya yönelik hükümler yer almaktadır.
Çevre Bakanlığının faaliyete geçmesiyle birlikte çevre korumaya ilişkin bu hükümlerin hemen
tamamı Çevre Yasasında da yer almıştır. Türkiye’de yaygın olan bu durumun başlıca
nedenleri arasında yasaların bütüncül değil, tekil yaklaşımla hazırlanması ve uygulanması
yaklaşımının yeraldığı söylenebilir. Çevre Bakanlığının temel görevi tüm ilgili
kurum/kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak olarak da belirlenmiştir. Dolayısıyla
“koordinasyon” ve “işbirliği” tanımlarının tüm tarafların uzlaşması ile yeniden tanımlanması
çözüm yolunda gerekmektedir.
Türk çevre koruma mevzuatındaki farklı kanun ve yönetmeliklerin henüz birbiriyle uyumunun
sağlanmamış ve kurumsal görev tanımlarının netleştirilmemiş olması, çevre koruma ve doğa
yönetiminde sık sık birbiriyle örtüşen ve/veya çatışan uygulamalara neden olmaktadır. İlgili
mevzuat değişik zaman dilimlerinde o günün ihtiyaçlarını karşılamak üzere hazırlanmıştır.
Biyolojik çeşitlilik, ekosistem yaklaşımı, sürdürülebilirlik nispeten yeni kavram ve
yaklaşımlar olup daha önceki mevzuatta bugünkü anlamı ve gereksinimiyle yer almamaktadır.
Türk çevre mevzuatının genel yaklaşımı sürdürülebilirliğe atıf yapmaksızın doğa koruma
olaraeklinde özetlenebilir. Mevzuat ve uygulayıcı kurumlar ararsındaki karmaşık yapı ve
belirsiz yetki/sorumluluk dağılımları, yaptırımların uygulanmasında verimsizliğe neden olarak
çevresel tahribatı önleme çabalarını olumsuz etkileyebilmektedir. Örneğin Bataklıkların
Kurutulmasına ve Bundan Elde Edilecek Topraklar Hakkında Kanun 1950’li yıllarda, o günün
koşullarında sıtma ile mücadele ve arazilerin kullanımının düzenlenmesine yönelik olarak
hazırlanmıştır. Bu Kanunun, biyolojik çeşitlilik açısından tartışmasız büyük öneme sahip
sulakalanları yokedici boyutu olmasına karşın hala yürürlüktedir ve kaldırılması yönünde
henüz adımlar atılmamıştır. Oysaki bu Kanun RAMSAR Sözleşmesinin uygulanmasına
yönelik olarak hazırlanan Sulakalanların Korunması Yönetmeliği ile çatışmaktadır.
Orman Kanunu ve ilgili yönetmeliklerinde; çeşitli koruma alanlarının oluşturulması ve orman
korumanın farklı boyutlarını kapsayan düzenlemeleri içermekle birlikte; kırsal orman
alanlarındaki nüfusun desteklenmesine yönelik de olmak üzere üretim, kesim ve kullanımı da
belirlemektedir. Bir taslak hazırlanmış olmasına rağmen; arazi mülkiyeti ve kullanımı ile
meralar ve otlatmayı düzenleyen mevzuat henüz uygulamada değildir ve bu durum koruma
çalışmaları ve çabalarını ciddi anlamda sekteye uğratmaktadır. Mevzuattaki bu tür eksiklikler
özellikle yerinde koruma (in-situ) alışmaları ve koruma alanları dışında kalan geniş alanları
olumsuz etkilemektedir.
Türkiye’de biyolojik çeşitliliğin korunması alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin
uluslararası alanda kabul gören uzmanlıkları vardır. Bu önemli olgu, biyolojik çeşitliliğin
korunması yönünde değerli bir kazanım olarak tanınmalı, koruma çalışmalarında STK’larla
ortaklıkların çoğalması kaçınılmazdır.
Biyolojik çeşitlilik alanında üniversiteler tarafından önemli sayıda çalışma
gerçekleştirilmektedir. Bununla beraber, ayrılan finans kaynaklarının yetersizliği, temel olarak
yerinde gerçekleştirilmesi gereken çalışmaların sayısını, hızını ve kalitesini etkilemektedir.
Diğer yandan bir çok araştırma çalışmalarında uluslararası kriterlerle örtüşen formatta
çalışmaların üretlememesi veri tabanı, envanter, izleme gibi önemli alanlarda boşluklara
neden olmaktadır.

BÖLÜM III. GELECEK İÇİN ÖNERİLER

Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğinin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için atılması
gereken adımlar aşağıda sıralanmakla beraber, bu amaca ulaşmak için, şu anda olduğu gibi,
sadece istek/dilekler veya proje çalışmaları yeterli değildir. Bugünkü doğal kaynak kullanımı
politika ve planlamalarıyla; Türkiye’nin zengin ülke konumundan, su, tarım, hayvancılık gibi
yaşamsal alanlarda kaynakları yetemeyen bir ülke konumuna geçmesi olgusu sadece karamsar
bir bakış açısı olarak değerlendirilemez. Türkiye ivedilikle Sürdürülebilir Kalkınma
yaklaşımını benimseme aşamasının da bir ilerisine geçerek, tüm sektörlerde yapılacak
değişimlerle bu yaklaşımı hayata geçirmeyi başarmak durumundadır. Bu ülkenin 2023’te
hedeflediği Vizyona ulaşması için de elzemdir.
Bu kapsamda Türkiye Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi ve Eylem Planının
hazrılanarak uygulamaya konması gerekmektedir. Söz konusu Strateji ve Plan, Sürdürülebilir
Kalkınmanın prensipleri kapsamında, kuşkusuz ki biyolojik çeşitlilik ve doğa korumadan,
akılcı kaynak yönetimine, yerelleşmeden insan haklarına, hantal kurumsal yapının
modernizasyonundan, etkin yönetime kadar her alanı kapsayacaktır. Kaldı ki bir kısmı burada
sıralalan olgular birbiriyle bütünleşik olup ayrı ayrı düşünülemez. Türkiye’de doğa koruma;
doğal kaynakların akılcı kullanımı kavramları biyolojik çeşitliliğin korunması ve
sürdürülebilir kullanım kavramından ayrı ele alınmamalıdır. Koruma alanlarının etkin
yönetimi, ülkenin doğa koruma politikası ve aynı zamanda yerinden yönetim politikası ile de
yakından ilişkilidir. Doğa koruma için her alanda bilinç düzeyinin artması ile eğitim
politikaları arasındaki ilişki yadsınamaz. Sokaktaki vatandaşlan ve önemli koruma alanlarında
yaşayan yöre insanlarının bilinç düzeyi ile katılım/katılımcılık olgusu arasında sıkı bir ilişki
vardır. Siyasete alet olmayan yerleşim planlama araçlarıyla kamu yararının gözetilmesi
içiçedir. Tüketim ve üretim kalıplarının değişmesi için STK, özel sektör ve hükümet
kurumları işbirliği olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Bu sıralama daha da uzatılabilir. Ancak
kapsamlı bir Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi salt ekonik büyümeyi gözetmeyen ancak
insanlarının refah düzeyini yükselten bir yaklaşıma sahip olacaktır. Dolayısıyla 2023 yılına
kadar Sürdürülebilir Kalkınma vizyonunun yasal, kurumsal ve uygulama alanlarında hayata
geçirilmesine yönelik köklü değişimler ve eylemler bütününe ihtiyaç vardır.

POLİTİKA OLUŞTURMA

Sürdürülebilir kalkınma prensipleri kapsamında;
•Sürdürülebilir Kalkınma politikası benimsenmelidir.
•Biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımının ulusal düzeyde tüm sektörel
plan ve programlarla bütünleştirilmelidir.

•Türkiye’nin Doğa Koruma politikası belirlenmelidir.

Alıntı
Filiz Demirayak* tarafından TÜBITAK VIZYON 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir
Kalkınma Paneli için hazırlanmıştır.
Aralık 2002

Çevrimdışı ozguryolcu

  • FM Yönetici
  • *
  • İleti: 7472
  • Liked: 83
  • İtibar: +16831/-1
  • Cinsiyet: Bay
    • MADENCİLİK FORUM SİTESİ
•Tüm ekosistemlerin kullanımında (balıkçılık, tarım, ormancılık, turizm vb) siyasi tasarrufla
politika oluşturularak, kullanım kararlarının alınmasına son verilmelidir.
•Sürdürülebilir bir Turizm Politikası belirlenmelidir.
•Biyolojik çeşitliliği tehdit eden faktörlerden genetik yapısı değiştirilen organizmalar (GMO)
ile yabancı türlere yönelik ülke politikaları belirlenmelidir.
• Katılım ve Bilgiye Ulaşım hakkı ile ilgili yaklaşım genişletilmedir.
•Biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkı sağlayacak olan geleneksel kullanım yöntemlerinin
desteklenmeli ve geliştirilmelidir.
•Çevre korumaya yönelik önlemler için sanayi teşvik edilmeli ve işbirlikleri kurulmalıdır.
•STK’larla işbirliği alanları geliştirilmelidir.

YASAL/KURUMSAL DÜZENLEMELER

•Korunan alanların dışındaki biyolojik çeşitliliğin korunması için yasal düzenlemeler,
•Toprak Yasası,.
•Biyogüvenlik Yasası,
•Doğa Koruma Yasası yapılmaldır.
•Stratejik ÇED süreci yasallaştırılarak uygulamaya konmalıdır
•Milli Ağaçlandırma ve Erozyonla Mücadele Yasası uygulanmalıdır.
•Orman alanlarında 2b uygulamasına son verilmelidir.
•Turizmi Teşvik Kanununda ekosistemlerin sürdürülebilirliğini dikkate almayan ve kıyıorman
alanlarının kullanımı ile ilgili maddeler sürdürülebilir kalkınma ve biyolojik çeşitliliğin
korunması ilkeleri dahilinde değiştirilmelidir.
•Genetik olarak değiştirilmiş organizmaların (GDO) çevreye salımı konusundaki 90/220/EEC
sayılı AB Direktifi, GDO’ların kapalı kullanımı konusundaki 90/2 9/EEC sayılı AB Direktifi
ve yeni gıdalar ve yeni gıda muhteviyatı konusundaki 97/258/EEC AB Direktifi ile uyumlu
ulusal mevzuat geliştirilmelidir.
•Kurumlararası çatışma ve örtüşmelerin ortadan kaldırılması için yetki ve sorumlulukların
yeniden belirlenerek kurumlararası koordinasyon ve işbirliği sağlanmalıdır.
•CITES’e tabi türlerin ülkeye yasak giriş ve çıkışına karşı caydırıcı önlemler alınmalıdır.

UYGULAMALAR MEKANİZMALARI (KORUMA ALANLARI, YÖNETİM
PLANLAMASI, ENVANTER, GÖSTERGELER, İZLEME PROGRAMLARI, FİNANS
MEKANİZMALARI)


•Koruma alanlarının ülke yüzölçümünün en az % 5’ini kapsayacak şekilde artırılmalı ve etkin
olarak yönetilmelidir.
•Biyolojik çeşitlilik açısından öncelikli ve önemli alanların belirlenip (Nadir, endemik ve nesli
tehlike altında bulunan türlerin yeraldığı önemli alanların belirlenmesi) buralarda in-situ
(yerinde) korunma önceliklendirilmelidir.
•Her ekosistem için yeterli büyüklükte alanlar koruma altına alınmalıdır.
•Biyolojik çeşitlilik ve sürdürülebilir kalkınma göstergeleri belirlenmelidir.
•Biyolojik çeşitliliğin korunması çalışmalarına ayrılan mali kaynaklar arttırılmalıdır.
•Zarar görmüş/bozulmuş ekosistemlerin restorasyonu ve geri kazanımı için kaynak temini,
plan ve uygulamalar yapılmalıdır.
•Bozkır ekosistemleri korunmalıdır.
•Koruma alanlarında Yönetim Planlaması anlayışı yerleştirlmeli ve katılımcı anlayışla
yerinden yönetimleri yapılmalıdır.
•Gen kaynaklarının ekonomik kullanımına yönelik çalışmalar hızlandırılmalıdır.
•Kültür türlerinin genetik çeşitliliğinin korunması ve erişim konusunun sıkı kontrolünün
sağlanması, ve bunların kullanımından doğan bilgi, yarar ve yeniliklerin ülkemize geri
dönüşümü sağlanmalıdır.
•Yerli türlerin geliştirilmesi ve daha yaygın olarak kullanımının sağlanması konusunda
çalışmalar yapılmalıdır.
•Organik tarım uygulamaları yaygınlaştırılarak korunmalı ve desteklenmelidir.
•Mevcut durumun tesbiti, veri bankalarının ve envanter çalışmaları tamamlanmalı veri
yönetimi modeli geliştirilmelidir.
•Doğadan toplanan türler için sürdürülebilir ve alternatif yöntemler/yaklaşımlar geliştirilmeli,
geleneksel bilgi ve deneyimler derlenip korunmalıdır.
•Koruma alanlarında yaşayan halk için alternatif geçim kaynaklarının belirlenerek halk
desteklenmelidir.
•Gen kaynaklarının ekonomik kullanımına yönelik çalışmalar hızlandırılmalıdır.
•Biyolojik Çeşitliliğin ekonomik açıdan değerlendirilmesine yönelik çalışmalar
önceliklendirilmelidir.
•Türkiye Doğa Tarihi Müzesi kurulmalıdır.

KAPASİTE ARTIRIMI

•CITES Szöleşmesi ve Yönetmeliğinin uygulanabilmesi için Gümrüklerde altyapının
geliştirilmesi ve yeterli sayıda uzman kişi eğitilerek istihdam edilmelidir.
•Yeniden yapılanma sürecinde biyolojik çeşitliliğin korunması açısından istihdam, altyapı,
teknik destek vb yönünden kurumsal örgütlenme ve kapasite geliştirilmelidir.
•STK’ların kapasitesi uluslararası programların desteği ağırlıklı olmak üzere geliştirilmelidir.

BİLİNÇ ARTIRIMI/EĞİTİM

•Bilinç düzeyinin yükseltilmesi için iletişim araçları etkin kullanılmalıdır.
•Koruma alanlarında yaşayan ve kullananlar öncelikli olmak üzere hedef gruplara yönelik
bilinç artırımı çalışmaları yapılmalıdır.
•Halkın katılımı ve bilgiye erişim hakkı güçlendirilmelidir.
•İlköğretim ve yüksek öğrenimde biyolojik çeşitlilik/ekoloji alanında eğitim programları
oluşturulmalıdır.

EK I : Rio Zirvesi Belgeleri

Rio Bildirgesi (Çevre ve Kalkınma Konusunda Rio Deklarasyonu), Rio Belgeleri
arasında, sürdürülebilir kalkınmaya ilişkin genel kuralları ve çerçeveyi oluşturmasıyla dikkat
çekmektedir. Bildirge; çevre ve gelişme alanınında gerek devletlerin birbirleriyle gerekse
devletlerin yurttaşlarıyla olan ilişkilerini düzenleyen ve 1972 Stockholm Konferansı’nda
kabul edilen Bildirge ile örtüşen bir belge niteliğindedir. Küresel alanda bir kilometre taşı
olarak kabul edilen bu bildirge; gelişme hakkı, yoksullukla mücadele, gelişmiş ülkelerin
küresel çevre sorunlarındaki ortak sorumluluğu nedeniyle gelişme yardımları yapmaları
gerekliliği konularını vurgulaması bakımından önemlidir. Bildirge yine; çevre koruma
politikalarının diğer tüm politikalarla bütünleştirilmesini, çevresel etki değerlendirmesinin
önemini ve halkın katılımını vurgulaması açısından da son derece önemli bir siyasi belge
niteliğindedir.
Gündem 21, adından da anlaşılacağı üzere 21. yüzyıl için hazırlanan, gelişmiş ve gelişmekte
olan ülkeleri kapsayan bir eylem programı olup, uygulanabilmesi her ülke hükümetinin kendi
ulusal Gündem 21 programını hazırlamasına bağlı olup Rio Bildirgesinin de uygulanmasına
yönelik bir eylemler bütünüdür. Temel olarak doğal kaynakların sürdürülebilir ve gelecek
kuşakların haklarını ihlal etmeden kullanımını sağlamak, çevreye daha fazla zarar verilmesini
önlemek amacıyla çevrenin her alanında tüm devletlere görev ve sorumluluk veren bir
belgedir.
Orman Prensipleri (Her Tür Ormanın Yönetimi, Korunması ve Sürdürülebilir
Gelişimine Yönelik Global Bir Görüş Birliği İçin Yasal Bağlayıcılığı Olmayan İlkeler
Bildirimi), özellikle tropikal ormanların korunması için uluslararası bir sözleşmenin de kabul
edilmesi yolunu açan önemli bir belgedir. Genel anlamda bildirge ormanların tüm insanlığa
ait korunması ve yeniden üretilmesi gerektiği prensibi üzerinde oluşmaktadır.
İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, devletler hukuku açısından tehlikeli iklim
değişikliklerinin önlenmesi açısından uluslararası işbirliğini vurgulayan ve temel amacı
küresel iklim değişikliğine neden olan emisyonların belirli bir düzeyde tutulmasını hedefleyen
ve uygulanması için devletlere yükümlülükler getiren uluslararası bir sözleşmedir.
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, yeryüzündeki bitki ve hayvan türlerinin korunmasını
hedeflerken, bu türlerin yaşam alanlarının da koruma altına alınmasını ve genetik
çeşitlilik/zenginliğin korunmasını sağlamak yolunda atılan son derece önemli bir adımdır.
Küresel ölçekte, sözleşmenin en önemli düzenlemelerinden biri de genetik kaynakların
bulunduğu ülkelerle, bunlardan yararlanan ülkeler arasında eşit ve adil bir ilişki öngörmesidir.
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, insan faaliyetleri ile doğal yaşam arasındaki ilişkiler,
canlıların varlığını sürdürmenin gerekliliği, genetik çeşitlilik ve ekosistemlerin bütünlüğü
konularındaki anlayışı ifade etmektedir.

Alıntı
Filiz Demirayak* tarafından TÜBITAK VIZYON 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir
Kalkınma Paneli için hazırlanmıştır.
Aralık 2002

Tags: