Türkiye’deki soyu tükenmiş fauna türleri hakkındaki bilgi çok sınırlı olup, bazı omurgalı
türlerinin tükendiği bilgileri vardır. Kunduz’un (Castor fiber) geçtiğimiz yüzyılın başlarında
Türkiye'de nesli tükenmiştir. Amik Gölü'nün tarım amacıyla kurutulması sonucu Türkiye için
endemik bir tür olan yılanboyun'un (Anhinga melanogaster rufa) soyu tükenmiştir.
Türkiye’deki balık türü sayısı 472’dir ve bunların 50’si tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bugüne kadar yapılan çalışmalar sonucunda, tatlısu balıklarından 26 familyaya bağlı 192 tür
belirlenmiştir.
1.3. Tarımsal Biyolojik Çeşitlilik ve Ekolojik Tarım31.3.1.Tarımsal Biyolojik ÇeşitlilikTarımsal biyolojik çeşitlilik gıda ve tarımla ilgili biyolojik çeşitliliğin tüm bileşenlerini
içermektedir. Ekin türleri, çiftlik hayvanları, balık türleri genetik kaynakları ve tarla, orman,
otlak ve su ekosistemleri dahilinde evcilleştirilmemiş tüm kaynaklar tarımsal biyolojik
çeşitliliğin kapsamına girmektedir. Biyolojik çeşitliliğin, besin döngüsü, zararlılarla mücadele,
yerel yaban hayatın korunması, su havzalarının korunması, erozyon kontrolü, iklimin
düzenlemesi gibi ekolojik hizmetleri sağlayıcı özellikleri de dikkate alındığında tarım
bağlamındaki önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Tüm gıda türlerinin tarımsal biyoçeşitliliği, genel biyoçeşitliliğin vazgeçilmez bir parçası
olup, gıda zincirinin, dünyanın her yanındaki çiftçiler, hayvan yetiştiricileri ve balıkçılar
tarafından geliştirilen ve korunan ilk halkasıdır. Günümüzde tarımsal biyoçeşitliliğin gıda
piyasalarının küreselleşmesi, fikri mülkiyet sistemleri ve sürdürülemez endüstriyel gıda
üretimi uygulamalarından kaynaklanan bir çok tehlikeyle karşı karşıya olduğu bilinmektedir.
Agrobiyoçeşitlilik veya gıda ve tarım için genetik kaynaklar olarak da bilinen tarımsal
biyoçeşitlilik, tarımsal ekosistemin temel işlevlerini, yapısını ve gıda üretimi ve gıda
güvenliğini destekleyen süreçlerini muhafaza etmek için gerekli olan hayvan, bitki ve
mikroorganizma çeşitliliğini ve değişkenliğini kapsamaktadır. Tarımsal ekosistemler, genetik
kaynaklar, fiziksel çevre ve insanların yönetim faaliyetleri olmak üzere üç etmen grubu
tarafından belirlenmekte olduğundan, dünya üzerinde, insan etkisinden kaçabilmek anlamında
"doğal" olan hiçbir ekosistem mevcut değildir. Birçok ekosistem, gıda üretimi, kazanç elde
etme ve geçim güvencesi için insanlar tarafından belli bir dereceye kadar modifiye edilmiş
veya ekilmiştir. Tarımsal ekosistemler polikültür, monokültür ile tarımsal ormancılık, su
ürünleri, tarlalar, meralar ve nadaslanmış alanlar dahil karışık sistemlerden meydana
gelmektedir.
Dengeli, verimli ve sürdürülebilir tarımsal ekosistemlerin korunabilmesi için ulusal düzeyde
bütünleştirilmiş tarım ve çevre politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması gerekmektedir.
Bu politikaların; toprak verimliliğinin korunması, kirlilik yaratıcı tüm etmen ve maddelerin
yok edilmesi, verimli bitki, hayvan ve balık popülasyonlarının korunması ve zararlı türlerin
istilasının engellenmesi, toprak ve su kaynakları ile habitatların korunması gibi önlemleri,
arazi kullanım politikalarıyla bütünleşik bir şekilde içermesi gerekmektedir. Bu açıdan
bakıldığında, Türkiye’de tarımsal biyolojik çeşitliliğin korunmasına ilişkin bütünleşik
politikaların varlığından söz etmek mümkün değildir. 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlıkları
çerçevesinde oluşturulmuş bulunan Tarımsal Politikalar ve Yapısal Düzenlemeler Özel İhtisas
Komisyonunun 2000 yılıda yayınlanmış raporunda biyolojik çeşitlilik bazı husulara4 yer
verilmekle beraber, önerilere bakıldığı zaman, tarımsal biyolojik çeşitlilik konusunda politika
önerebilecek kavramsal çerçevenin henüz geliştirilmemiş olduğu söylenebilir. Planın tarım
sektörüyle ilgili temel amaçlarından biri: “Kaynakların etkin kullanımı ilkesi çerçevesinde
ekonomik, sosyal, çevresel ve uluslararası gelişme boyutunu bütün olarak ele alan örgütlü,
rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir bir tarım sektörünün oluşturulması temel amaçtır. Gıda
güvenliği ilkesi çerçevesinde artan nüfusun dengeli ve yeterli beslenmesi esas olacaktır”
şeklinde belirlenmiştir. Bu amaç içerisinde sürdürülebilirlik, çevresel ve uluslararası boyutlara
yer verme gibi ilkelerin bulunuyor olmasından hareketle, tarımda biyolojik çeşitliliğin
korunmasına dolaylı yoldan da olsa yer verildiği düşünülebilir.
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Akit Taraflar
Toplantısında (1996) Tarımsal Biyolojik Çeşitlilik konusunda kabul edilen çalışma programı5
ile 2000 yılında bu programın geliştirilmesi için alınmış olan kararın6 ve Akit Taraflar
6.Toplantısı (Lahey, 2002)’nda kabul edilen VI/5 sayılı kararın ulusal düzeyde uygulanması
için gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Öte yandan Türkiye’nin taraf olduğu
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Uluslararası Bitki Genetik Kaynakları Kurulu ile Tahıl
Genetik Kaynaklarının Muhafazası ve Değişimi İçin Avrupa İşbirliği Programı Üyesi Ülkeler
Arasındaki Anlaşma ile Uluslararası Bitki Koruma Sözleşmesi’nin Anayasa gereği ulusal
mevzuatta yasa hükmünde oldukları dikkate alınarak, uygulamalarda öncelikle bu hukuki
düzenlemelerin dikkate alınması önem taşımaktadır. Aynı şekilde Türkiye’nin imzaladığı
ancak henüz onaylamadığı Biyogüvenlik Protokolü de ratifiye edildikten sonra yasa
hükmünde olacağı gözönünde bulundurularak, ulusal uygulamalarda dikkate alınması için
şimdiden gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
1.3.2. Ekolojik Tarım ve HayvancılıkTarımsal biyolojik çeşitlilik başta olmak üzere biyolojik çeşitliliğin korunmasında
uygulanabilecek en etkili yöntemlerin başında ekolojik (organik) tarım gelmektedir.
Türkiye’de ekolojik tarım 1984’de önceleri Avrupalı bazı şirketlerin gereksinim duydukları
ürünleri anlaşmalı çiftçilerle yetiştirmek ve elde edilen ürünleri Türk ihracatçıları vasıtasıyla
kendi ülkelerine ithal edebilmek için projeler oluşturmalarıyla başlamıştır. Ekolojik tarım
uygulamalarında 1990’lı yılların başına dek, danışmanlık, denetim ve sertifikasyon gibi
uygulamalar da yabancı kuruluşlarca yerine getirilmiştir. Önceleri Türkiye’nin geleneksel
ihraç ürünlerinden kuru incir ve kuru üzüm ile Ege bölgesinde gerçekleştirilen ekolojik tarım
uygulamalarına daha sonra, kuru kayısı, fındık gibi ürünler de katılarak farklı bölgelere
yayılmıştır.
Türkiye’de organik, bitkisel ve hayvansal ürünler üretimi, işlenmesi ve pazarlanması Resmi
Gazete (18/12/1994)’de yayımlanan “Bitkisel ve Hayvansal Ürünlerin Organik Metodlarla
Üretilmesine İlişkin Yönetmelik7” ile düzenlenmiştir. Avrupa Birliği’nin “EEC Regulation
No:2092/91” sayılı düzenlemesi esas alınarak hazırlanmış olan ve Ekolojik ürünlerin
üretilmesi, işlenmesi, etiketlenmesi, depolanması ve pazarlanması aşamalarında uyulması
gereken kuralları içeren bu Yönetmeliğin uygulayıcı yetkili kamu kuruluşu Tarım ve
Köyişleri Bakanlığıdır. Öte yandan bu tüzel düzenlemelere koşut olarak, Türkiye’nin,
"Avrupa Topluluğuna Ekolojik Ürün İhraç Eden 3.Ülkeler" listesinde yer alması için de
diplomatik girişimler sürdürülmektedir.
Yönetmeliğin uygulanmasıyla ilgili kurumsal yapılanmada “Ulusal Yönlendirme Komitesi8”
görev yapmaktadır. Komite tarafından alınan kararları tavsiye niteliğinde olup, ulusal düzeyde
ekolojik tarım faaliyetlerini izlemek ve kontrol etmekle görevli Ekolojik Tarım Komitesi9ne
iletilmektedir. Diğer yandan bir kontrol ve sertifikasyon kuruluşunun faaliyet gösterebilmesi
için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın onayı gereklidir. Halen gerekli koşulları yerine
getirerek yetki belgesi almış 7 adet kontrol kuruluşu faaliyet göstermektedir. Bu kuruluşlardan
6 tanesi yabancı sertifikasyon kuruluşlarının Türkiye temsilcisi, biri ise Türk kuruluşudur.
Türkiye’de üretilen ekolojik ürünlerdeki kimyasal kalıntıların analizi için yeterli donanıma
sahip laboratuvar bulunmaması nedeniyle, örneklerin yurtdışında analiz ettirildiği, bu nedenle
işlemlerin uzadığı ve mali kayıplara yol açtığı görülmektedir. Üretimde olduğu gibi bu tür
analizlerde de dışa bağımlı olunması, ekolojik tarımın ulusal düzeyde yaygınlaştırılmasını
zorlaştırmaktadır.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 92 değişik üründe, 46.523
bin hektarlık arazi üzerinde 12.275 kadar üretici 168.306 ton ekolojik tarım üretimi
yapmaktadır. Üretilen ekolojik ürün çeşitlerinin sayısı 1990’da 8 ve üretim alanı 1.037 hektar
olarak gerçekleşmiştir. Bu rakamlar, 1999’da sırasıyla 92 ve 46.523 hektara çıkmıştır. Aynı
süre içerisinde üretici sayısı da 1037’den 12.275’e yükselmiştir.10 İhracatın yaklaşık %60’ı
Almaya’ya, %15’i de ABD’ye yapılmaktadır. Gümrük mevzuatındaki bazı sorunlar nedeniyle
ekolojik tarım sektörünün dışsatım yoluyla ekonomiye katkısı net olarak bilinmemekle
birlikte yıllık 150 milyon dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye’de üretilen
ekolojik ürünler büyük ölçüde yurt dışı pazarlara gönderilmektedir. Bu nedenle, ekolojik ürün
üretim miktarı ve çeşitliliği yurt dışından gelen talepler doğrultusunda şekillenmektedir
Türkiye’de ekolojik hayvansal ürün üretiminde ise kayda değer bir gelişme sağlanamamıştır.
Türkiye’nin yüksek nüfusunun iç tüketim için daha fazla üretim yapılmasını zorunlu hale
getirdiği dikkate alındığında, ekolojik hayvansal üretim sistemlerinin ekonomik teşviklerle
geliştirilmesinin yararlı katkılar sağlayacağı ileri sürülebilir.
Her ne kadar, ekolojik tarım ürünlerine yönelik talebin gittikçe arttığı ve Türkiye’nin iklim,
toprak ve doğa şartlarının ekolojik tarım için çok uygun olduğu hükümet düzeyinde kabul
edilmiş ve tüzel düzenlemelerin süratle tamamlanması çalışmalarında kayda değer başarılar
sağlanmışsa da, ekolojik tarımın ulusal düzeyde öncelikli bir politika olarak kabul edildiğini
ve gerekli ekonomik ve mali araçlarla desteklendiğini söylemek olanaklı değildir. 8. Beş
Yıllık Kalkınma Planı’nda sürdürülebilir bir tarım sektörünün oluşturulması temel amaç
olarak belirlenmiş olmakla birlikte, bu bağlamda ekolojik tarımla ilgili özgün hedeflerin neler
olduğuna ilişkin düzenlemelere yer verilmemiş olduğu görülmektedir.
Ulusal tarım, çevre ve ekonomik kalkınma politikalarının birbirleriyle bütünleştirilmesi, bu
bağlamda çiftçi ve tüketici haklarını ve iç pazarın gereksinimlerini de dikkate alan yeni
stratejilerin geliştirilerek süratle uygulamaya koyulması, salt biyolojik çeşitliliğin korunması
bağlamında değil, sürdürülebilir kalkınma politikalarının gerçekleştirilmesi bağlamında da
zorunlu görülmektedir. Türkiye’de halen tarım sektörünün toplam istihdam içindeki payı
%45’tir. Tarım ve Köyişleri Bakanı’nın ifadesine göre;
“Çiftçinin ve üreticinin ekonomik olarak çok kötü duruma düştüğü, gün geçtikçe
fakirleştiği, borçlarını ödeyemez hale geldiği, borçlarını ödemek için üretim araçlarını
sattığı ve tarımsal üretimden kaçar hale geldiği, tüketicinin gıda, su, giysi ve diğer
tarım ürünleri güvenliği ve güvenilirliği ile çevre şartlarının tehlike ile karşı karşıya
kaldığı, tarımın yanlış yönlendirilmesi sonucu gıda gibi stratejik ürünlerde gitgide dışa
muhtaç kalma, dolayısıyla geleceğimizin riske atılması, tarımın yanlış yapılması ve
ihmali sonucu Türkiye’de yeşilin kaybolması, meraların, tarım arazilerinin, ormanların
tahribatı, talanı, çevrenin yanlış uygulamalar ile aşırı kirlenmesi, sonuçta yağış
rejiminin değişmesi ve kuraklığın kaçınılmaz hale gelmesi, tarımın ihmalinin
neticesinde iç ticaret hacminin aşırı düşmesi, dış pazarlarda rekabet edememe,
dışarıdan aldığımız tarım ürünlerine ödediğimiz dövizlerden dolayı kaybımız ve bunun
getirdiği ekonomideki sıkıntılar, tarımın, işsizliğin uzun süredir çok yüksek olduğu
ülkemiz için yaygın bir istihdam alanı oluşturması gerçeğini hiç kimsenin gözardı
etmemesi gerekir”.11
Bu belirleme çerçevesinde, ekolojik tarım ve hayvancılık konusunda kararlı ve istikrarlı
politikaların geliştirilmesinin sürdürülebilir tarım politikalarına sağlayacağı katkıların önemi
daha iyi anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, ekolojik tarım ve hayvancılık politikalarının salt
biyolojik mücadele yöntemlerinden ibaret uygulamaları içermediği gerçeği de dikkate
alınarak, biyolojik çeşitliliğin korunması, tarım, istihdam ve yoksullukla mücadele
politikalarının bir bütün olarak ele alınacağı yapısal dönüşümün sağlanması zorunludur. Bu
bağlamda, tüzel düzenlemelerin de iyileştirilerek, mevcut Yönetmeliğin bir yasaya
dayanmamasından kaynaklanan sorunların giderilebilmesi için, en kısa sürede “Tarımsal
Ürünlerin Ekolojik Yöntemlerle Üretilmesine İlişkin Yasa" nın da çıkartılması gerekmektedir.
1.4. Biyolojik Güvenlik12Sanayide biyoteknoloji kullanımı, dünyada ileri düzeyde olmayıp, henüz Türkiye’de kayda
değer gelişme göstermemektedir. Bununla beraber, Türkiye, bazı Genetik Yapısı Değiştirilmiş
Organizmalar (GDO) tarımsal ürünlerin (mısır, buğday, soya fasulyesi gibi) üretimi ve
tüketimi bakımından çok önemli bir pazar olarak değerlendirilebilir. Dünya’da ve Türkiye’de
transgenik bitkilerin dışalımla ülkeye getirilip ekilmesi veya bu tür bitkilerden elde edilen
gıda ürünlerinin iç pazarda satılması konularında politik, tüzel, bilimsel ve teknik uygulamalar
bağlamında ciddi boşluklar ve bunlardan kaynaklanan sorunlar mevcuttur.
Modern biyoteknoloji kullanımından ve bu yöntemle üretilen ürünlerden kaynaklanan olası
riskler, sadece insan sağlığını değil, biyolojik çeşitliliğin de dahil olduğu doğal kaynakları da
tehdit etmektedir. Bu bağlamda biyogüvenlik politika ve uygulamalarının öncelikli bir eylem
olarak, tarım, çevre ve teknoloji politikalarıyla bütünleştirilmiş bir şekilde hayata geçirilmesi
şarttır. Tarımsal üretimin arttırılmasına ve herbisit, pestisit ve suni gübre kullanımının
azaltılmasına katkı sağlayabileceği ileri sürülen Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmaların
(GDO), yaratabilecekleri potansiyel riskleri dikkate almamanın orta ve uzun vadede geri
dönülemez çevresel etkilere yol açabileceği gerçeğinin de bilincinde olunması gerekir.
Anadolu’daki yerli ekonomik bitkiler arasında yeralan, buğday, arpa ve baklagiller ana besin
kaynaklarını oluşturmaktadır. Gen kaynakları Türkiye’de bulunan türlerin transgenik
olanlarının ülkeye girmesi ve üretilmesi/yayılmasının ekonomik açıdan olduğu gibi, biyolojik
çeşitliliğin korunması açısından da, yol açabileceği riskler konusunda henüz herhangi bir
bilimsel çalışma yapılmamış olması, olası tehditlerin boyutlarını daha da arttırmaktadır.
Ayrıca transgenik bitkilerin salıverildikleri ortamda bitki sosyolojisi, doğal türlerdeki genetik
çeşitlilik, ekosistemdeki tür dağılımı ve ekolojik denge üzerine uzun dönemde yapabileceği
etkiler açısından Türkiye özel bir tehdit altındadır. Dışalımla getirilecek transgenik
ürünlerden olabilecek bir gen kaçışının, yabani türlerin de aynı özelliklere sahip olmalarına
neden olabileceği ve bu durumda doğal gen kaynaklarının, geri dönülemez bir şekilde tahrip
olabileceği bilinmektedir. Yabani otlara dayanıklılık geninin transgenik bitkinin yabani
türlerine geçmesi durumunda, bu türlerle mücadele etmek olanaksız hale gelebilecektir.
Varolan gen kaynağının tamamen yok olmasına neden olabilecek böylesi bir risk, birçok
yabani bitkinin gen kaynaklarına sahip olan Türkiye’nin biyolojik çeşitliliği açısından özel bir
önem taşımaktadır. Buna ek olarak, ithal edilen bitkisel kaynaklı ham ve/veya işlenmiş
ürünler için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen kontrol belgeleri, ithal edilen
ürünün GDO içerip içermediğini kapsamadığı için, ithal edilen tarım ürünlerinin GDO
içerme konusundaki durumları bilinmemektedir. Ancak, GDO içeren ve içermeyen ürünlerin
karıştırılmış olarak pazarlandığı için Türkiye’ye de girmiş oldukları konusunda iddialar
vardır.
Öte yandan, Türkiye’de 1998’den bu yana transgenik bitkilerin alan denemelerine alınmaya
başlandığı bilinmektedir. Çeşitli firmaların ithal ettiği ürünlerde yapılan alan denemeleri
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Araştırma Enstitüleri tarafından yürütülmüştür. Harran Tarımsal
Araştırma Enstitüsü tarafından Akçakale’de pamuk, Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü
tarafından Antalya’da mısır, Çukurova Tarımsal Araştırma Enstitüsü tarafından pamukta
yürütülen denemeler sonucu, ürünlerle ilgili yeterlilik kanısı oluşmadığı için bu denemelerin
tekrarına karar verilmiştir. Nitekim bu denemeler daha sonraki yıllarda da devam etmiştir.
Transgenik bitkilerin alan denemelerinin tamamlanmasını takiben tescili, üretime sokulması
ve gıda zincirinde kullanılmasının gündeme gelmesi beklenmektedir. Ancak bu çalışmalar,
henüz AR-GE araştırmalarının çok yetersiz olması, konuya ilişkin mevzuatın bulunmaması,
kurumsal ve teknik altyapının gelişmemiş olması gibi gerekçelerle ulusal düzeyde
eleştirilmektedir.
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlıkları çerçevesinde, “Biyoteknoloji ve
Biyogüvenlik Özel Ihtisas Komisyonu” kurulmuş olması ve bu Komisyonca hazırlanarak
Devlet Planlama Teþkilatı tarafından yayınlanan raporda (DPT, 2000a) konuya ilişkin ulusal
gereksinimlerin ve politika hedeflerinin yeralması, politik açıdan Türkiye’nin biyogüvenlik
konusunu gündemine aldığını açıkça göstermektedir. 2001-2005 yılları arasında uygulanmak
üzere hazırlanmış olmakla beraber 2023 yılını hedef alan Uzun Vadeli Strateji olma özelliğini
de taşıyan kapsayacak olan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı uyarınca “Biyoteknolojik
uygulamalardan kaynaklanabilecek olası biyogüvenlik risklerinin en aza indirilmesi için
bütüncül bir yaklaşımla yasal, kurumsal ve uygulamaya ilişkin düzenlemeler yapılacaktır”.
Yine bu Plan uyarınca; “Biyogüvenlik Yasası” çıkartılması ve “Ulusal Biyogüvenlik Kurulu”
oluşturulması öngörülmüştür. Ancak Plan’ın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana, mevzuat ve
kurumsal yapının oluşturulması, bilimsel ve teknik altyapının hazırlanması ve insan
kaynaklarının geliştirilmesi konularında kayda değer hiç bir ilerlemenin sağlanamadığı
görülmektedir. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında hazırlanan Biyogüvenlik
Protokolünü Türkiye 24 Mayıs 2000 tarihinde imzalamıştır. Bununla beraber, Biyogüvenlik
Protokolünün henüz onaylanmadığı dikkate alınırsa, Türkiye’de biyogüvenlik konusundaki
yasal boşluğun sürmekte olduğu görülecektir.
Biyolojik çeşitliliğin korunması bakımından olduğu gibi, tarım sektörünün ve tarımsal
istihdamın önemi, uluslararası pazarda rekabet edebilirlik hususları ile üretici (çiftçi) ve
tüketici hakları açısından da Türkiye’nin öncelikli bir sorun alanı olan biyogüvenlik
konusunda ivedi önlemler alınması zorunlu görülmektedir. Bu bağlamda “Biyogüvenlik
Araştırma ve Takip Sisteminin” kurulması amacıyla bir proje yapılması için UNEP’le ilke
anlaşmasına varılmış olması olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
1.5. Biyolojik Çeşitliliğe Yönelik TehditlerTürkiye’nin zengin biyolojik çeşitliliğine yönelik tehditler ve korunması alanında yaşanan
problemler özetle şunlardır:
Filiz Demirayak* tarafından TÜBITAK VIZYON 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir
Kalkınma Paneli için hazırlanmıştır.
Aralık 2002